KCK olarak tutukladıkları, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı çıkmayan insanlardır. BDP’ye her gün PKK’ye karşı çıkacaksın diyorlar. BDP’yi de özel savaşlarının bir parçası haline getirmeye çalışıyorlar. BDP bunu yapmayınca belediye başkanları, il başkanları, yöneticileri ve belediye meclis üyelerini tutukluyorlar. Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu da PKK’ye hükümet gibi bakmadıkları için tutuklanmışlardır. AKP hükümetine göre PKK’ye karşı çıkmadıkları için teröre hizmet etmiş oluyorlar. Dolayısıyla PKK’ye karşı çıkmamak Türkiye’de suç haline gelmiştir.
Böyle bir suç icat edilmesinin nedeni topyekun bir savaş yürütülmesidir. Terörizm için oksijen alacak hiçbir alan bırakmayacağız deniliyor. Topyekun savaşın doğası gereği hedef alınan örgüt tam kuşatmaya alınmalıdır. Şimdi yapılan budur. 1990’da ne yapılmışsa şimdi de o yapılıyor. Tamamen 1990’lı yıllara dönülmüştür. 1990’lı yıllarda Kürtler serhıldanlarla ayağa kalkmışlar ve her tarafta demokratik örgütlenmelere gitmişlerdir. Demokratik siyaset alanından basın ve kültüre kadar birçok alanda örgütlenmeler geliştirmişlerdir. Devletin Kürt sorununu çözme politikası olmayınca bu toplumsal uyanışın ezilmesine karar verilmiştir. Şimdi de Kürt sorununda demokratik çözüm politikası olmadığı için bu toplumsal güç ezilmeye çalışılmaktadır. İki kere ikinin dört etmesi gibi bu saldırıların amacı da nettir.
1990’lı yıllara dönülmüştür. Sadece yöntemlerde farklılık vardır. 1990’lı yıllarda da esas olarak demokratik siyaset alanı bastırılmak istenmiştir. Toplumdaki tüm bilinçli ve doğal önderler ya öldürülmüş ya da metropoller veya Avrupa’ya kaçırtılmıştır. O zaman da bu öldürmelerle serhıldanların bastırılması amaçlanmıştı. Şimdi de bu amaçlanıyor. Zaten bunu amaçladıklarını yandaş basının terör uzmanları açıkça yazıp çizmektedirler. O yıllarda da demokratik siyaseti PKK’ye karşı çıkartmakla uğraşıyorlardı. Kürt demokratik siyasetçilerini PKK etkisinde olmakla suçluyorlardı. Şimdi de aynı politika ve baskı yöntemi izleniyor.
Kürt sorununu çözselerdi, bunu PKK ya da başka bir siyasi güç dikkate almasaydı, bunun üzerine “neden tavır almıyorsunuz” deselerdi bir anlam verilebilirdi. İspanya demokratik bir anayasa yapmış, Bask’a özerklik tanımış. Daha doğrusu sorun devlet olma dışında çözülmüş. Ama ETA bağımsızlık istediği için silahlı direnişi bırakmamış. O zaman ETA’ya karşı çıkanlar olmuş. Şimdi Türkiye’de böyle bir durum yok. Hatta Van depremi vesilesiyle “ayrımız gayrımız yok” diyerek inkarcılığı sürdürdüklerini ortaya koymuşlardır. Van depremindeki insani yardımlar inkarcılığın teorisini yapmak için kullanılmaya çalışılmıştır. Van depremi vesilesiyle “Kürt kardeşlerimizin taleplerini karşılayalım, artık bu sorunu aramızda çözelim” diyeceklerine, Kürtleri demokratik siyasi taleplerinden nasıl vazgeçirtiriz hedefiyle hareket etmişlerdir. Türkiye toplumunun, demokrasi güçlerinin insani duygularını bile kendi şovenist amaçlarına, psikolojik savaşlarına alet etmek istemişlerdir. Böylece Türkiye’de Kürtler üzerinde uygulanan politikaların çirkinliği bir daha ortaya çıkmıştır.
Dünyanın herhangi bir yerinde demokratik anayasa yapacak bir güç muhalifler üzerinde bu kadar baskı yapmaz. Bu kadar tutuklamadan sonra “gelin mecliste tartışalım, demokratik anayasa yapalım” demek sadece BDP ile değil, tüm Kürtlerle dalga geçmektir. BDP’nin anayasa çalışmalarından sorumlu olan profesör bile tutuklanıyor. Aslında dokunulmazlık olmasa, iç ve dış kamuoyunun tepkisi olmasa milletvekilleri ilk tutuklanacak olanlardır. Milletvekillerin tutuklanmaması onlara farklı yaklaşıldığını göstermiyor. Bunu en iyi milletvekilleri bilmektedir.
Demokratik siyaset her bakımdan öldürülüyor; ama demokrasiden vazgeçmeyeceğiz deniliyor. Hukuk dışılık dünyada görülmedik biçimde her dakika yapılıyor; ama hukuk içinde kalacağız deniliyor. Faşizmin demagoji ve aldatma olduğu gerçeği AKP pratiğinde de bir daha kanıtlanmıştır. Demokrasiden vazgeçmeyeceğiz, hukuk dışına çıkmayacağız, 1990’lı yıllara dönmeyeceğiz söylemi esasında hukuk dışına çıkmanın, 1990’lı yıllara dönmenin, antidemokratik bir hükümet olmanın üstünü örtmek için söylenmektedir. Böylece kimi demokrat, liberal ve aldattıkları Kürtleri yanlarında tutmaya çalışıyorlar. Halkın demokrasi ve özgürlük özlemlerini sömürerek iktidara geldiklerinden kendilerini bunu söylemek zorunda hissediyorlar.
AKP 1990’lı yıllar gibi bir kirli savaş macerasına girmiştir. “Onlar başaramadı ben başaracağım” diyor. Terörün kökünü kurutacağız dedikten sonra bu politikaları uygulamak zorundalar. Çünkü bu direnişin Kürt sorununun çözümsüzlüğünden kaynaklandığını kabul etmiyorlar. Zaten şimdi “PKK Kürtlerin haklı talepleri için mücadele etmiyor” diye yeni bir psikolojik savaş yalanı uydurmuşlar. Onlara göre PKK’liler 40 yıldır en zorlu koşullarda bireysel çıkarları için yaşıyorlar. Bireysel çıkarları için ölüyorlar. Hem de bunu rahatlarını bir gün bile bozmayan insanlar söylüyor.
PKK’nin Demokratik Özerklik’i bile kendisi için istediğini söyleyebiliyorlar. Özerkliğin hiçbir biçimi bir örgüte, bir siyasi güce verilmez; Özerklik bir halka verilir. Kuşkusuz her yerde olduğu gibi halkların taleplerini dillendiren siyasi güçler olur. İspanya ya da herhangi bir anayasa şu örgüte özerklik veriyorum demez, dememiştir. PKK ya da KCK’nin böyle taleplerde bulunduğunu söylemek insanların aklıyla alay etmektir.
PKK, Demokratik Özerklik’in tanınmasını istiyor. Bu esas olarak Kürtlerin temel demokratik hakları ve öz yönetimidir. Kuşkusuz tam düşünce ve örgütlenme özgürlüğü istenmektedir. Her siyasi güç düşünce ve örgütlenme özgürlüğü içinde her türlü siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel örgütlenme içinde olabilir. Hiçbir zor ve dayatma olmadan her siyasi güç bir siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel model ortaya koyabilir. Siyasi partiler de düşünceler de bunun için vardır. Hiç kimse Fukuyama’nın ideolojik, siyasi, ekonomik ve kültürel bir sistem olarak dünyanın sonunun geldiğini iddia etmesi gibi Türkiye’nin ya da başka bir ülkenin siyasi sisteminin mutlak sistem olduğunu söyleyemez.
AKP Demokratik Özerklik’i, anadilde eğitimi, çok dilliliği kabul etmediğinden bu kadar baskıya başvuruyor. Demagojiyle gerçekleri örtmeye çalışıyor. Bu kadar askeri ve siyasi saldırı savaşın daha da şiddetleneceğini gösteriyor. Zaten AKP’nin çözüm politikası olmadığından yeni imha silahları almak için ABD’ye yalvarıyor. Çözüm politikası olmadığı için yeni özel ordular kuruyor. Geçmişte cinayet şebekesi haline gelmiş özel harekat polislerini yeniden devreye sokuyor.
Ancak saldırılar PKK’nin de Kürt halkının da direniş gücünü daha da arttırıyor. AKP’nin bu saldırılarından sonra gerillaya katılımların daha da arttığı görülüyor. Her ölen gerillanın yerini on kişi dolduruyor. Öldürdükçe çoğalma gerçeği tam da Kürt Özgürlük Hareketi için söylenmiş gibidir. Zaten başta Başbuğ olmak üzere bütün genelkurmay başkanları bunu itiraf etmiştir. Yeni katılımlar dün önlenemiyordu. Bugün ise katılımlar daha da artmış bulunmaktadır. AKP’nin politikalarıyla savaşın yeni koşullarda daha da şiddetleneceği anlaşılmaktadır. AKP de boyunun ölçüsünü alacaktır. AKP yenildiğinde demokratikleşmenin önü de sonuna kadar açılacaktır.