CHP Erdoğan’a “diktatör” diyor. Siz “bozuntu” sözcüğüne bakmayın. Bu, işin “edebiyatı”.

İyi de bir parti ülkede “diktatörlüğün” hüküm sürdüğünü söyler de, o diktatörlükle “ortak bir komisyonda” nasıl Anayasa konusunu tartışır? Mevcut anayasayı çiğneyen bir diktatörlük rejiminin o mevcut anayasadan daha “demokratik” bir anayasa yapması mümkün mü?

Bunu söyleyemiyor.

Neden?

Çünkü AKP’den “kopamıyor”. Yani “sistemden” kopmayı göze alamıyor.  

CHP neden “istikşafi” oyalanmadan vaz geçemiyor? Çünkü “Bu AKP ile hiçbir şey olmaz” dediği gün, ona “seninle de olmadığına göre, kiminle birlikte olur?” sorusu sorulacak. CHP’nin buna yanıtı yok. ABD PYD ile birlikte oluyor ama, CHP “PKK’yle birlikte” olamıyor. HDP’yi ise, HDP’yle ittifak kurmamak için, AKP ile özerklik karşılığında başkanlık rejiminde anlaşma yapmakla suçlamakta. MHP dese, MHP’nin kendine hayrı yok. “Dört yıl sonra seçimde iktidar olacağım, bekleyin” dese, millet gülecek. “Sen dört yıl sonra iktidar olana kadar, Erdoğan dört ay sonra ‘Hitler Almanyası’na benzeyen üniter ve totaliter rejimi kurmuş olacak, bu rejim altında dört yıl beklediğin zaman senden ne iktidar olur, ne muhalefet; olsa olsa muhalefet turşusu olur” dediklerinde CHP’nin buna da yanıtı yok.

“AKP ile bu iş olmaz” hükmü, sanırım HDP açısından da gündemde.

Gerek Rojava’ya gerekse Kuzey’e karşı açılan savaş, AKP’yi muhatap olmaktan artık çıkarttı. O da zaten Kürdistan halk iradesini muhatap almayacağını hem sözle, hem de döktüğü kanla anlatıyor.

Ve artık, AKP saflarında yer alan kimileri de içinde, aklı başında olan herkes, Kürdistan halkının büyük bir hızla Türklerden “koptuğunu” görüyor. Cizre’ye karşı Mehter Marşlarıyla yapılan seferden sonra tek bir Cizreli bundan böyle ne “ortak vatan” der, ne “demokratik ulus” içinde birleşmeyi kabul eder, ne ortak “bayrak”tan, ortak “dilden” söz eder. Bütün evlerini işgal etseniz bile Cizre, Sur, Nusaybin, Silopi, Şırnak, Lice ile aranızda  asıl “hendeği” AKP kazdı.

Son çare nedir?

Yani “Türkiye’nin bölünmesine giden bir iç savaşı önlemenin, sorunu, bütün zorluklarına rağmen yine masada çözmenin çaresi” nedir?

Çare kopuş ve AKP iktidarına son vermeyi amaçlayan güçlü bir cephedir.

İlk iş diktaya gidişi durdurmaktır.

Bu da “parlamenter kombinezonlarla” olmaz.

“Sandık her şey değilse” Yurttaşa seslenin.

Yargı da, yürütme de, yasama da dikta rejimi tarafından ele geçirilmiştir. Tek bir kişi yargıya da, yürütmeye de, yasamaya da “emir” veriyor. Mecliste siz “hiçbir şeysiniz.” AKP “parlamenter rejimi” işte böyle tasfiye ediyor.

Diktatörlüğe gidiş süreci, hem CHP’yi, hem de HDP’yi “sine-i millete”, öyle “tek başına” değil, “birlikte” dönmeye adım adım zorluyor. Bu tehlikeli ortamın oluştuğunu, Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’a “diktatör” demesi kendi başına kanıtlıyor. Bu sözü ciddi olarak söyleyen bir lider için, halkın eylemine sırtını dayamaktan ve o halkı temsil eden demokrasi güçleriyle ittifak yapmaktan başka çare kalmaz.

Bir an “son çare” olarak AKP’yi TBMM’de Erdoğan’la ve MHP’yle “baş başa” bıraktığınızı düşünün. Seçilmiş vekillerinizle Ege’de, Trakya’da, Kürdistan’da, gidebildiğiniz her yerde “diktatörlüğe, iç savaşa ve bölünmeye karşı tek cephe” için halkı birleştirdiğinizi, örgütlediğinizi hayal edin…Ne olur? AKP iktidarı temellerinden sarsılır. Sarsılınca durdurulabilir. Savaşa son verilebilir. Dikta önlenebilir.

Oysa şimdi CHP’li güçler, AKP’yi temel yöneliminde zavallı bir yöntemle eleştirmekte. “Çözüm sırasında göz yummasaydınız PKK şehirleri işgal edemezdi” argümanı CHP’yi er ya da  geç AKP ile ittifaka götürür.”Bugün yapmanız gereken barbarlığı neden dün yapmadınız” demek, “barbarlıkta birleştik” demektir.  Bakın Perinçek’e…Kürde karşı “AKP ile ‘vatan cephesi’ kurduğunu” artık gizlemiyor.

Siz de AKP ile aynı otobüse binmişsiniz. Ve ellerinizi otobüsün arka camına dayayıp, otobüsü durduracağınızı sanıyorsunuz. Olmaz.

İnin şu otobüsten! Biraz da “halkla birlikte” yayan yürüyün…