‘Hakikat ile siyasetin birbiriyle uyuşmayan kavramlar olduğundan kimsenin bir şüphesi yoktur ve bildiğim kadarıyla hiç kimse ‘doğruluğu’ siyasi erdemler arasında saymamıştır. Yalan sadece siyasetçinin ya da demagogun değil, devlet adamlığı zanaatının da her zaman için gerekli ve haklı bir gereci olarak kabul edilmiştir. Bu neden böyledir? Gerek siyasi alanın, gerekse hakikatin ve doğruluğun itibarı açısından bunun anlamı nedir? Güçsüzlük hakikatin, aldatmak iktidarın özünde mi vardır? Doğan ve ölen -yani hiçlikten geldiklerini ve kısa bir süre sonra tekrar oraya döneceklerini bilen varlıklar olarak- insanlara, insan yaşamının başka alanlarından daha fazla varoluş gerçekliği tanıyan kamu alanında güçsüz kalan bir hakikatin gerçekliği nedir? Son olarak, güçten yoksun bir hakikat, hakikate itibar etmeyen bir iktidar kadar alçakça değil midir?”
Ünlü siyaset felsefecisi Hannah Arendt’in ‘Hakikat/Doğruluk ve Siyaset’ başlıklı denemesinden yaptığım bu uzun alıntı aynı değerlendirmenin başlangıç cümlelerini oluşturuyor. Kendisinin de ifade ettiği üzere, yazar gerçekten ‘rahatsız edici’ sorular soruyor. Öteki soruları bir yana bırakıyor ve burada iki sorusu üzerinde durmak istiyorum. Güçsüzlük hakikatin özünde mi vardır sorusuna kesin bir cevap veremiyorum, ancak iktidarın özünde aldatmanın bulunduğundan eminim. Son sorusuna da yine olumlu karşılık vermekte zorlanmıyorum. Evet, güçten yoksun bir hakikat, hakikate itibar etmeyen bir iktidar kadar alçakçadır diyebiliyorum. Somutta iktidarı soykırımcı Türk sömürgeciliği, hakikati ise Kürt gerçekliği ve sol hareket bağlamında ele alıyorum.
İktidarın özünde yalan ve aldatmanın olduğunu AKP iktidarından daha çarpıcı biçimde kanıtlayan bir başka iktidarın bulunabileceğini sanmıyorum. Yine AKP liderinin ‘demagoji sanatı’nda namlı tüm faşist diktatörleri gölgede bıraktığı kesindir. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin askeri şefleri bile bu kadar demagoji yapmadılar, milletin gözünün içine baka baka bu kadar yalan söylemediler, hile ve aldatma yolunda bu kadar uzun mesafe kat etmediler. Bunun dini siyasete alet etmekle bağlantısı kurulabilir. İslam’ın hakim inanç kültürü olduğu bir coğrafyada, bu inanç sisteminin özüne değil lafzına bağlılığın, toplumun AKP’nin yalanlarına kanmasına yol açtığı söylenebilir. Aynı şekilde pozitivist laikçiliğin de coğrafyamıza yabancı bir ideoloji olarak kışkırtıcı bir rol oynadığı ve AKP’nin yalan makinesini yağlama işlevini gördüğü belirtilebilir.
Belki de bunların hepsinden çok daha etkili bir neden, yalan cephesi karşısında hakikati temsil etmesi gereken devrimci demokratik hareketin güçten yoksun olması ve bu güçsüzlüğüyle yol açtığı boşluğu AKP gibi ultra-faşist bir partinin doldurmasına elverişli zemin sunmasıdır. Bu noktada Hannah Arendt’in sorusu müthiş isabetli olduğu kadar, aslında cevabını da kendi içinde taşıyor: “Güçten yoksun bir hakikat, hakikate itibar etmeyen bir iktidar kadar alçakça değil midir?”
Yanlış anlaşılmasın, bu belirlemeyi yalnızca Türkiye Sol Hareketi için yapmıyorum. Kürt Özgürlük Hareketine de devrimci demokratik hareketin ayrılmaz bir parçası olarak bakıyorum. Bu anlamda sözü edilen belirlemenin bu hareketin bütünselliğini ilgilendirdiğini anlatmaya çalışıyorum. Hakikat politik ve ahlaki toplumun içindedir. Toplumsallığın dışında bir hakikat arayışı yalan ve aynı anlama gelmek üzere baskı ve sömürü sistemi dışında bir yere götürmez. Politik alan gerçek özgürlük alanıdır ve politika öncelikle toplumun örgütlü gücünü ifade eder. Politik karakterini yitirmiş toplum, sürü gibi güdülmeye yatkın hale getirilmiş toplumdur. Bir yerde sürüleşme varsa, orada bu sürüyü güdecek çoban da kolay bulunur. Faşizm de özünde zaten bu demektir. Sol ve sosyalist hareketin AKP’nin sürü güdümüne izin verme günahını işlediği inkar edilmez bir olgusal hakikattir.
İktidarın alçaklığına işaret etmenin fosseptik çukurunun pis koktuğunu dillendirmekten öte bir anlamı yoktur. Malûmun ilanı doğruluğun hakim olduğunu göstermez. Yüceliği ve yücelişi anlatan toplumsal hakikat ve onun öncü yapılanması olan devrimci hareket görünür bir güç haline gelmedikçe ve alternatif olduğunu göstermedikçe, iktidarın alçaklığına ve alçaltıcılığına galebe çalamaz. Sosyalizmin büyük önderlerinin de ifade ettikleri gibi, örgütlü toplum her şey iken, örgütsüz toplum hiçbir şeydir. Devrimci öncü ‘hiçbir şey’ derekesine düşürülen emekçi halklarımızı ‘her şey’ haline getirmekle mükelleftir. Alçaklığın yönetimi her zaman alçaltır ve alçaltılan kolay yönetilir. Halklarımızın AKP iktidarı altında yaşadığı onur kırıcı gerçeklik budur. Temsil ettiği iddiasında olduğu toplumun hali bu iken, hakikate bağlı sosyalistliğin yüceliğinden ve yüceltmesinden söz edilemez.
Şimdi tam da alçaklığa dur demenin ve alçaltılanı yücelişe taşımanın zamanıdır.
***
Yeşil Türkçü faşizmin başı Erdoğan Uludere katliamına neden başvurulduğu konusundaki değerlendirmemizi bir kez daha doğruladı. Sağa sola kıvırmadan, en dobra haliyle katliamı üstlendi ve katliamcılara arka çıktı. Katliamı yapan ordunun ve onun tepe komutasının samimi davrandığını dile getirdi. Bu açıklamanın normal insan dilindeki anlamı katliamın kesinlikle yerinde bulunduğu ve Türk ordusunun benzer katliamlara başvurması için kapıların ardına kadar açık olduğudur. Erdoğan son açıklamasında her zaman yaptığı gibi Kürt halkını tehdit etmiş, benzer bir durumla karşılaşması halinde ordunun aynı şekilde hareket edeceğini ortaya koymuştur. Amaç topluma korku salmak ve tesis etmeye çalıştığı korku imparatorluğunu kalıcı kılmaktır. Yineliyorum: AKP iktidarı Kürtlerin gözünü korkutup kendi gerçekliklerinden ve özgür yaşam davalarından kaçırtmak için Roboski köyünden otuz dört masum insanı bilerek ve tasarlayarak katletmiş ya da katlettirmiştir. Doğrulanan işte budur.
Korkunun ilk etapta kaçışa yol açtığı doğrudur. Ancak korkudan kaçış sürekli bir hal alamaz. Bir noktadan sonra kaçış durur ve korkuya kapılarak kaçış yolunu seçen kimse korkunun kaynağına karşı kendini savunmaya yönelir. Korkuyla yüzleşen insanın ilk davranış biçimi refleksiftir, güdüselliğe denk düşer. Belli bir aşamadan sonra kişi kendini toparlar ve analitik düşünmeye başlar. Kaçışın etkili bir savunma biçimi olmadığını anlar ve kendini savunmanın rasyonel biçimlerine başvurur. Aynı durum toplum için de geçerlidir. Kaldı ki AKP’nin korkutma politikası boşa çıkmış, Kürt halkı duruşuyla bu politikanın beş para etmeyeceğini herkese göstermiştir. Asıl korkudan paniğe kapılan AKP’dir. Ancak korkunun ecele faydası yoktur. Kürt Özgürlük Hareketi Türkiye halklarıyla mücadele birliğini daha da geliştirerek AKP iktidarını mutlaka alaşağı edecektir.
AKP’nin kaybetmeye mahkûm olduğunun en somut göstergelerinden biri de yalan ve aldatma dışında bir seçeneğinin bulunmamasıdır. Özel savaş yalanı hakim kılma savaşıdır. AKP ve suç ortağı ‘Gavur İmam’ın sayısız televizyon kanalı ve yazılı medya organı bir entegre yalan üretme tesisi gibi çalışıyor. Ancak Tayyip Erdoğan bunu yeterli görmediği anlaşılıyor. Bu yüzden şimdi kendisi için uygun gördüğü misyon, eskinin “Anadolu’dan Görünüm” programının sunucusu gibi davranmak ve en pespaye yalanları bizzat dillenmeye girişmektir. Erdoğan geçmişte yalanı gerçek diye topluma yutturmaktaki ustalığıyla bilinen Süleyman Demirel’in pabucunu dama atmıştır. İkisinin bu alandaki kirliliği karşılaştırıldığında, Demirel zemzem suyuyla yıkanmış kadar temiz görünüyor. AKP’nin bitiş ve tükenişin en açık bir göstergesi de işte budur.
AKP’nin sürü güdümü ve solun günahı