AKP Hükümetinin on yılda devleti önemli düzeyde ele geçirdiği açıktır. Buna devletin AKP’yi ele geçirmesi de denebilir. Bir zamanlar Fehmi Koru “Obama gibi geldi, Bush gibi oldu” demişti.
İşbirlikçi İslam’ın ilk önceleri devletle kısmen sorunu vardı. Klasik cumhuriyet işbirlikçi İslam’ın sistem içine alınması konusunda zorlanıyordu. Türk devleti dıştan ve içten restorasyon dayatması ile karşı karşıya kaldı. İşbirlikçi İslam dışında Türk devletini restore edecek siyasi güç bulunmuyordu. Türkiye demokrasi güçleri bir araya gelmiyordu. Dıştan ve içten provoke edilmişti. Sistem özellikle Kürtlerle buluşmasınlar diye birçok yoldan yönlendirmiş ve yanlış eğilimler içine sokmuştu. Bu nedenle toplumdaki demokrasi ve özgürlük özlemine cevap verecek durumda değildi. Bu ortamda iç ve dış koşulların gerektirdiği değişim AKP eliyle ve devletin restorasyonu biçiminde gerçekleşti. Kaldı ki değişim imkanları ve toplumun demokratikleşme özlemi AKP yoluyla devletin restorasyonuna hizmet ettirildi. Bugün Türk devleti işbirlikçi İslam’la barışmış; AKP klasik cumhuriyeti tüm iç ve dış politikalarıyla devralmıştır. Bir değişim değil, restorasyon yaşanmıştır. Gelinen aşamada AKP artık devletle değil, toplumla sorun yaşayan bir güç haline gelmiştir.
Türkiye’de siyasi iktidar kayması yaşanmıştır. Devlet yeni iktidar blokları üzerine oturmuştur. AKP’nin rolü artık bu yeni devleti korumaktır. Hem de taze güç olarak devleti koruma rolünü üstlenmiştir. Artık statükocu güçler, ulusalcılar ya da CHP değildir. Bunlar her ne kadar eski statükonun ortakları olsalar da aşılmışlardır. Bunlar hala yeni kurulan statükoda yerlerini belli etmemiş güçlerdir. Yeni statüko AKP’nin kurduğu statükodur. Bu, eskinin kökten değişimi değil, iktidar blokunun, siyasal ve toplumsal güçlerin yeniden düzenlenişine dayalı bir restorasyon olmuştur. Bugünkü Türkiye cumhuriyeti ve AKP gerçeği böyle ele alınırsa doğru değerlendirme yapılabilir ve doğru tutumlar ortaya konulabilir.

Yeni devlet kurucusu AKP çok benmerkezcidir

Kuşkusuz tüm iktidar kaymaları ve restorasyonlarda olduğu gibi bir dönem kimi sarsıntılar ve sıkıntılar sürebilir; ama bu özü değiştirmez. Kürt sorunu dışındaki Türkiye’deki mevcut siyasi çekişmeler iki nedenden ortaya çıkmaktadır. Birincisi, devleti restore eden, ele geçiren ve yeni devlet kurucusu olan AKP’nin çok benmerkezci olmasıdır. Her şeyi elinde tutmak istediğinden diğer siyasal ve toplumsal güçlerle sorun yaşamaktadır. Bir yönüyle sorunların kaynağı bizzat devleti restore eden AKP’dir. Sorunların diğer nedeni ise buna bağlı olarak AKP dışındaki siyasi güçlerin yeni statükodaki yerinin hala tam netleşmemesidir.
Artık 12 Eylül öncesi devlet karakterinin ve dayandığı dengelerin yeniden var olması mümkün değildir. 12 Eylül’le birlikte başlayan işbirlikçi İslam’ın sistem içine alınması, devletin içeride ve dışarıda yeni bir pozisyon kazanma kurumlaşması AKP ile tamamlanmıştır. Ancak AKP bu yeni devletin dengelerini hukukileştirecek anayasayı hala yapamamıştır. Yamalı bohça 12 Eylül Anayasası yeni devletin ihtiyaçlarına cevap vermiyor. 12 Eylül Anayasası devletin yeni baştan restore edilmesinin başlangıcıydı; bu restorenin zeminini hazırlayan hukuki belgeydi. Şimdi 12 Eylül zihniyeti ve bunun başlattığı süreçle restore edilen devlete yeni bir anayasa gerekmektedir. Kürt Halk Önderi bunu 12 Eylül zihniyetinin yeni anayasasının liberal versiyonu olarak değerlendirmektedir.
12 Eylül’ün hedeflediği devlet sistemini kalıcı kurumlaştıran 1982 anayasasının liberal versiyonunun yapılması çalışmaları sürmektedir. Ancak AKP bu konuda MHP ve CHP ile tam uzlaşamadı. MHP sadece demokrasi güçleri ve Kürtleri sistem içinde tutmanın aktörüdür. Yani ölümü gösterip sıtmaya razı etme aktörüdür. Türkiye içinde ona öyle bir rol verilmiştir. Dolayısıyla AKP esas olarak CHP ile uzlaşarak bir anayasa yapmak istiyor. Nitekim şu anda CHP ile uzlaşılacak bir anayasa yapma çalışmaları yürütülmektedir. Yeni anayasa dedikleri esas olarak da AKP ile CHP’nin Kürtleri kültürel soykırım sistemi içinde tutacak yeni ulus-devlet yapılanması olmaktadır. CHP bu sistem içinde AKP dışında kendisinin de tuzunun olmasını istemektedir.

Temel paradigma Kürtleri eritip Türkleştirmedir

AKP’nin nasıl bir restorasyon yaptığı da belli olmuştur. Devletin temel paradigmaları değişmemiştir. Sadece siyasal İslam’a dayalı olarak bu paradigma sistemleştirilmektedir. Türkiye cumhuriyeti esas olarak Kürtler başta olmak üzere tüm etnik ve dinsel toplulukları eriterek Türk-İslam sentezine dayalı bir ulus-devlet ve devlet ulusu yaratma üzerine kurulmuştur. Temel paradigma Kürtleri eritip Türkleştirmeydi. Şimdi bu paradigma değişmemiştir. Sadece bu paradigmanın hedeflerine işbirlikçi siyasal İslam’la ulaşılacaktır. Eski klasik devlet bu paradigmayı bir yere kadar pratikleştirmiş ve sonunda tıkanmıştır. AKP işte bu paradigmayı artık patrikleştirmeyen, hatta bu paradigmanın öngördüğü hedefe ulaşmada kendisi engel hale gelen eski iktidar bloklarını saf dışı edip bu paradigmayı yerine getirecek bir iktidar bloğuyla hedefe ulaşmak istemektedir. İşte AKP eski devlet politikalarını devralmış ve bu hedeflere ulaşmayı tamamlamak istiyor derken kastedilen budur.
Bu temelde AKP’den bir siyasal ve toplumsal değişim beklemek tekkenin süt vermesini beklemektir. AKP’nin değişim yarattık, adımlar attık dediği şey bu restorasyondur. Tıkanan ulus-devlet zihniyetine yeni bir nefes aldırmaktır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi eski iktidar bloklarını başarısızlığa uğratmış, Kürtler üzerindeki siyasi egemenlik ve kültürel soykırım politikaları işlemez kılmıştı. AKP kültürel soykırım politikalarından vazgeçip, Kürt sorununu çözüp Türkiye’yi demokratikleştirmek için iktidar olmadı. Kültürel soykırım politikalarına yeniden işlerlik kazandırmak için iktidar oldu.
Belki ilk iktidara geldiğinde Kürt Özgürlük Hareketi güçlerini sınır dışına çekmiş ve aktif bir mücadele içinde değildi. Bu nedenle AKP’nin gerçek karakteri kendini dışa vurmuyordu. Çünkü düşünmezseniz Kürt sorunu olmaz dedirten bir siyasi ortam ve zihniyet vardı. Ne zaman ki Kürtler taleplerinin karşılanması temelinde sorunun çözümünü dayatmış ve mücadele içine girmişse AKP’nin karakteri netleşmiş ve gerçek politik duruşu ortaya çıkmıştır.
AKP’nin Kürt sorunu vardır demesi, TRT 6’yı açması, seçmeli dersi gündeme getirmesi de bir çözümün adımları olarak değil, bunlara dayanarak kültürel soykırım amacına ulaşmak içindir. İlker Başbuğ’un “bu proje esas olarak bana aittir” demesi durumu izah etmektedir. Bu bilince çıkarılmadan AKP’nin politikaları ve söylemleri tam anlaşılamaz. Bu yönüyle AKP geliştirilmiş bir özel savaş sistemidir. Bunun için de devletin en zorlandığı alanlarda özü değiştirmeyecek yumuşamalar yaparak psikolojik savaşı etkili kılacak meşruiyet araçlarını devreye sokmak da vardır.
Kürtlerin onlarca yürüttüğü mücadele ve ortaya çıkan yeni siyasal koşullar bunu gerektirmektedir. Dolayısıyla AKP’yi bu yönüyle Kürtlere karşı kapsamlı bir psikolojik savaş yürüten özel savaş hükümeti olarak değerlendirmek gerekir. AKP’yi herhangi bir hükümet gibi ele almak büyük yanılgılar yaratır. AKP 1990’lı yılların Demirel, Çiller ve diğer hükümetlerinden daha fazla Kürtlerin tasfiye edilip saf dışı bırakılması üzerine kurulan bir hükümettir.
AKP hiçbir zaman Kürt sorununu çözerek Türkiye’yi demokratikleşmeyi programına almamıştır. Sadece devletin işbirlikçi İslam’ı içine almasını getirecek ve buna dış desteği sağlayacak kendine Müslüman kendine demokrat bir yaklaşımı olmuştur. Kürt sorunu çözülmediği ya da Kürt sorununu çözme zihniyeti ve iradesi olmadığı müddetçe Türkiye’de demokratikleşme olmaz. Nitekim şimdiye kadar Kürtler yararlanır denilerek demokratikleşme adımlarını atmaktan hep kaçınmışlardır. AKP ilk yıllarda yürüttüğü politika ve düşündüğü hedefler doğrultusunda Avrupa’nın desteğini almak için mevzuatlarında kimi değişiklikler yapmıştır. Ancak Kürt halkının çözüm için mücadelesi yükselince Kürtler yararlanmasın diye Avrupa Birliği’yle ilişkilerin gereği atılması gereken adımlar atılmamıştır. Türkiye’nin Avrupa’ya girme hevesi kalmadı denilen gerçeklik budur. Kürtlerin yararlanacağı düşünülen konulara sıra gelince Avrupa ile ilişkiler sürüncemeye bırakılmıştır.

Tasfiye politikaları çatışmayı getirdi

Son yıllarda gündeme giren müzakere denilen süreç de AKP’nin bu karakteriyle ilgili ele alınmalıdır. AKP, Kürt Özgürlük Hareketi karşısında zorlanınca görüşmelerle oyalama yapıp psikolojik savaş ve diğer saldırılarla Kürt Özgürlük Hareketi’ni sınırlandırarak Kürt sorununu hal eden bir parti olarak devletin başat gücü olmak istemiştir. Nitekim Kürt sorununu en iyi ben hal ederim diyerek ayakta kalmıştır. Anayasa Mahkemesi AKP’yi bunun için kapatmamıştır. Zaten AKP’liler de “bizi kapatırsanız PKK ile mücadele edecek güç kalmaz” demişlerdir. Anayasa Mahkemesinin kapatma davasının görüşüldüğü günlerde AKP yandaşlarının en fazla dile getirdiği argüman bu olmuştur. Ulusalcıların hakim olduğu söylenen Anayasa Mahkemesi bu yüzden AKP’yi kapatmamıştır.
Kürt Özgürlük Hareketi ise devletin eski Kürt politikalarının iflas ettiği ve eski iktidar bloklarının başarısız kaldığı ortamda, bu görüşmelerle devleti ve toplumu çözüme hazırlama yaklaşımı içinde olmuştur. Eski politikaların yürümediği ortamda devlet bir geçiş sürecindeyken devleti ve toplumu hazırlayıp bu geçiş sürecinin bir demokratik çözümle tamamlanması seçeneğini ortaya koymak için görüşmeler yapmıştır. Bu görüşmelerde makul ve çözüm için teşvik edici yaklaşmasına rağmen AKP Hükümeti oyalama politikasından, bu yönlü taktik ve söylemlerden vazgeçmemiştir. Kürt Özgürlük Hareketi defalarca uyarmasına rağmen bu politikada ısrar etmiştir.

Zaten görüşmelerin sürdüğü dönemde siyasi soykırım operasyonlarını sürekli yapması, askeri operasyonları hiç durdurmaması bu politikanın sonucuydu. Kendine göre Kürt Özgürlük Hareketi’ni zayıf düşürüp teslimiyet politikasını kabul ettirmek istiyordu. Buna rağmen Kürt Özgürlük Hareketi sabırlı ve makul yaklaşımını 12 Haziran 2012 seçimleri sonrasına kadar sürdürmüştür. AKP Hükümeti seçim sonrası da çözüm iradesi ve politikası ortaya koymayıp oyalama ve tasfiye politikasında ısrar edince çatışmalar kaçınılmaz hale gelmiştir. AKP 2011 seçimlerine kadar oyalama, ondan sonra da askeri ve siyasi operasyonları arttırıp ezme politikasını gündemleştirmiştir. Ancak 2012 saldırıları sonuç vermeyip ters tepince, saldırılarla oyalama politikasını birlikte yürütme konseptine yeniden dönmüştür.


Mahpuçyan AKP’nin oyalama memuru gibi
AKP Hükümeti askeri ve siyasi saldırılarla tasfiye politikası yürütürken, bu konuda hiçbir gevşeme yapmazken zaman zaman bazı kişilikleri konuşturarak “gerekirse İmralı ve Kandil’le de görüşülür” denilmesi kesinlikle oyalamaya dayalı bir psikolojik savaş harekatıdır. Bunun böyle bilinmesi gerekir. Kendisi saldırılarını arttırıyor, ama buna karşı mücadelenin de olmamasını istiyor. Bu nedenle saldırılarının sürdüğü ortamda Atalay ve Arınç gibilerini konuşturuyor. Böylelikle bazı çevrelerde beklenti yaratıyor. Bu ortamda tasfiye politikasını başarıya ulaştırmaya çalışıyor. AKP işbirlikçileri, kimi liberaller, böyle olmasını isteyen kimi safdili iyi niyetliler ya da kafasını kuma gömen kimi aptallar bu söylemleri duyunca işte bir şeyler oluyor, görüşmeler olabilir;
AKP sert saldırsa da yine de bir şeyler yapıyor olabilir, diyerek toplumu bilerek ya da bilmeyerek aldatmaya çalışıyorlar. Daha doğrusu AKP’nin psikolojik savaşının elemanları gibi bu psikolojik harekatı bir gerçekmiş gibi gösteriyorlar. Örneğin, Etyen Mahpuçyan ve bunun gibiler sürekli spekülasyonlar yaparak AKP’nin oyalama ve kafaları bulandırma politikasının elemanı gibi çalışıyorlar. Öyle ki AKP’lilerin en kötü konuşmalarından bile Kürtleri ve demokrasi güçlerini kandıracak bir spekülasyon üretiyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş biçimde hükümetin politikalarına bakarak değil de, Romanların avuç içine ya da müneccimlerin yıldızlara bakarak sürekli ‘iyi şeyler olacak’ müjdesi vererek Kürtleri kandırmayı meslek edinmiş yeni dönem falcıları çıkmıştır. En kötüsü de kendisini özgürlük mücadelesine yakın gören kimi kişi ve çevreler de AKP’nin bu psikolojik savaşına bilmeyerek ya da yanlış değerlendirmeler sonucu alet oluyorlar. Bunların yanında Türk devletinin nasıl bir kültürel soykırımcı olduğunu bilmeyen ve Türk devletinin bu konudaki ısrarcı karakterini anlamayan kimileri de “bölge değişiyor, Türkiye de değişmek zorunda, AKP bu politikaları sonuna kadar götüremez, mecburen görüşmeye ve çözüme gelir” diyerek, kendine göre ‘yüksek siyasi’ tahliller yaparak AKP’nin bu oyalama ve ezme politikasının başka bir biçimde yedeğine düşüyorlar.

Çözüm zihniyeti olmadan müzakere olmaz

Bir devletin herhangi bir konuda görüşme ve müzakere yapıp yapmayacağı o konuyla ilgili politikasına bakılarak anlaşılır. Kürt sorununda zihniyet değişimi yok, politika değişimi yok, bir çözüm ufku yok, ama görüşme ve müzakere olacakmış! Kürt sorununda zihniyet değişimi olmadan ve çözüm zihniyeti ortaya çıkmadan görüşme ve müzakere olmaz. Olsa da AKP Hükümetinin dediği gibi “tasfiyede her türlü enstrüman kullanılır” biçiminde ele alınır. Erdoğan kendini akıllı sanarak dünyada böyle yapılır, biz de oyalamak ve ezmek için bunu yapıyoruz, diyor. Kendine göre oyalama yapacak, zorlanan politikasına nefes aldıracak her yol ve yöntemi deniyor. İçeride olmuyorsa dışarıda, dışarıda olmuyorsa Barzani gibi Kürtler içinde bazı çevreleri devreye koyarak bir oyalama ve zaman içinde tasfiyeyi gerçekleştirme politikasını yürütmeye çalışıyor. AKP’nin politikasını böyle anlamayanlar bile bile kendilerini kandıranlardır. Ya da AKP’ye tutum koyma ve mücadele gücü gösteremeyenlerin kendini böyle kandırmak istemesidir.
Kürtlerin ulusal varlığını ve iradesini tanımayan, Kürtlerin kendi kendini yönetmesini (Demokratik Özerklik’i) ve anadilde eğitimini kabul etmeyen, İmralı üzerinde tehdit ve şantaj politikası izleyen, siyasi soykırım politikasıyla bilinçli Kürt bırakmak istemeyen bir hükümetin ne görüşme ne de müzakere politikası olur. Bu hükümet olsa olsa Beşir Atalay’ın yeni bir şey bulmuş gibi sık sık tekrar ettiği ‘entegre’ tasfiye politikası olur.
Hiç kimse kendini kandırmasın. Bu devletin çözüm politikası yoktur. Çözüm için görüşme ve müzakere niyeti ve yaklaşımı da yoktur. Dolayısıyla çözüm zihniyetini de bu temelde görüşme ve müzakereyi de ortaya çıkaracak çok boyutlu (Beşir Atalay’ın deyimiyle ‘entegre’) bir mücadeleye ihtiyaç vardır. Bunun dışındaki her yaklaşım AKP’nin tasfiye politikalarına hizmet etmekten başka bir anlam taşımaz.

MUSTAFA KARASU