Demirel’in en meşhur sözlerinden biri sıkça kurduğu “Demokrasilerde çare tükenmez” cümlesiydi. Bu cümlenin halk dilindeki anlamı, devletin oyunları ve hilelerine sınır konulamayacağıdır. “Osmanlı’da oyun çoktur” deyişi bu gerçeğin veciz ifadesidir. Yalan, oyun, hile ve tuzak iktidarın cephaneliğindeki temel silahlardır. Özellikle zora düştüğünde hileye başvurmayan iktidar yoktur. Bunlar iktidar arabasının tekerinin patlaması olasılığına karşı her zaman elde hazır bekletilen yedek lastiklerdir.
Her komploda bumerang gibi dönüp sahibini vurma olasılığı hep vardır. Bu gerçeğin çarpıcı bir örneği de Uludere katliamı oldu. Bu katliam AKP’nin foyasını açığa çıkardı. AKP iktidarının katliamcı yüzünü tüm dünyanın gözleri önüne serdi. Onun diline doladığı ‘açılım’ kavramının Kürt katliamı için kapıların ardına kadar açılması demek olduğunu herkese gösterdi. Erdoğan’ın katliamcılara teşekkür etmesi ve hassasiyetlerinden dolayı kendilerini kutlaması katliamın üzerine tuz biber ekti. Hükümetin demokrasi maskesi tümden düştü, fodulun aynı zamanda kel olduğu açığa çıktı. “Kürt okşanmakla kazanılmaz, Kürt’ü hizaya getirmek için çeliğin gücünü göstermek gerek” ilkesinin artık hükmünü yitirdiği bir kez daha kanıtlandı. Kürtler her yerde ayaktaydı. Dünya kamuoyu da AKP Hükümetini ciddi bir biçimde sorgulamaya başlamıştı. Başbakanın her kükreyişi AKP Hükümetini biraz daha çamura batırdı. Komplo çamuruna saplanan AKP’nin iktidar arabasının tekeri fena patlamıştı.
Tam da böyle bir ortamda müthiş sıkışan AKP Hükümeti kendi ‘özel yargı’ sistemini harekete geçirdi ve ‘arabanın yedek tekeri’ niyetine eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’u tutuklatarak cezaevine gönderdi. Düşünün, Mustafa Kemal’e suikast girişimindeki rolüne rağmen, dönemin İstiklal Mahkemesi Kazım Karabekir’i tutuklamaya cesaret edememişti. Bu yüzden Başbuğ tutuklanırsa hem AKP Cumhuriyet tarihinde bir ilki gerçekleştirmiş olacak, hem de Erdoğan’ın tartışılmaz liderlik gücü bir kez daha kanıtlanacaktı. Aynı şekilde tüm dünya AKP’nin askeri vesayete karşı tavrını görecek, demokrasi konusunda yaşadığı ağır prestij kaybını giderip Batı nezdinde yeniden imaj tazelemesini sağlayacaktı. Yine kamuoyunun dikkati bu tutuklama üzerinde yoğunlaşacak, Uludere katliamı ikinci plana düşecek, siyasetçiler, aydınlar ve gazetecilerin tutuklanmasına yönelik tepkiler zayıflamış olacak, AKP bu gelişmenin gölgesinde siyasi soykırım operasyonlarına devam edebilecekti. Kısacası psikolojik savaş uzmanı olarak bilinen İlker Başbuğ, AKP’nin PKK’ye karşı yürüttüğü psikolojik savaşa kurban ediliyordu.
 AKP’nin kendi iktidarı döneminde görevlendirdiği bir eski Genelkurmay Başkanını açığa çıkan ayıplarının üstünü örten asma yaprağı gibi kullanması, iktidarını koruma uğruna neler yapabileceğini ortaya koyuyor. Tamam, Başbuğ Uludere katliamı öncesinde ifade vermek üzere mahkemeye çağrılmıştı. Daha da önemlisi, Başbuğ’un ifadesine başvurulması talebinde bulunanlar ‘İnternet Andıcı’ Davasında tutuklu eski askerlerdi. Bunlar belli ki Başbuğ’un tutuklanmasını beklemiyorlar, tersine bu talebin AKP’yi köşeye sıkıştıracağını düşünüyorlardı. Öte yandan Erdoğan ile Büyükanıt arasında varılan Dolmabahçe mutabakatının Başbuğ döneminde de yenilendiği söyleniyordu. Kısacası tutuklama gündemde değildi. Ancak Uludere katliamı sonrasında yaşanan gelişmelerin AKP iktidarını sarsması karşısında Başbuğ’un tutuklanması kaçınılmaz oldu. Kendini koruma uğruna en yakınlarının kellesini almak iktidarın yapısında vardır. Bir Osmanlı Padişahının iktidarın selameti için bir gecede ailesinden on yedi kişiyi boğdurması bunun kanıtıdır. Bu anlamda AKP de zorbela oturduğu iktidar koltuğunu korumanın gereğini yapmıştır.
Burada gözden kaçırılmaması gereken şey AKP’nin 2000’lerin başında iktidara gelişinin olağan bir iktidar değişimi olmadığı, tersine bunun Cumhuriyet rejiminde köklü bir değişimi ifade ettiğidir. Bu değişimin temelleri 12 Eylül darbesiyle birlikte atıldı. Aynı anlamda laik nitelikteki Beyaz Türk milliyetçiliği yerine, Türk-İslam sentezine dayalı Yeşil Türk milliyetçiliği ikame edilmeye çalışıldı. Buna İkinci Cumhuriyet denildiğini biliyoruz. İçte halkların yükselen muhalefeti, dışta değişen bölge koşulları böyle bir değişimi zorunlu kılmıştı. Bu zorunluluk Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana iktidardan dışlanan siyasi İslam’a devletin kapılarının açılmasına götürdü. AKP iktidarıyla birlikte Birinci Cumhuriyetten kopuş da büyük ölçüde gerçekleşmiş oldu. Tabii siyasi İslam 80 yıl sonra iktidara gelince, AKP’ye göre Türkiye’nin demokrasi sorunu da kendiliğinden çözülmüş oluyordu.
Denilebilir ki, AKP’yi son derece gözü kara yapan şey Türkiye’de yaşanan bu iktidar kaymasıdır. Kaldı ki, Birinci Cumhuriyet hükümetleri de aynı şekilde davranmışlardı. İstiklal Mahkemeleri Birinci Cumhuriyet’in temellerini sağlamlaştırmak için terör uygulayan sözde hukuk kurumlarıydı. Bugünün özel yetkili mahkemeleri de aynı işlevle donatılmışlardır. Bunlar Yeşil Türkçü faşizmin temellerini muhkem hale getirmek için canhıraş çalışan AKP iktidarının emrindeki yeni İstiklal Mahkemeleridir.
Bu çerçeveden bakıldığında, AKP’nin dokuzuncu yılındaki iktidarının Birinci Cumhuriyet’in ilk on yılına çok benzediği rahatlıkla görülebilir. İkisi arasındaki yegane fark, o zaman dışlanıp bastırılan İslamcı muhalefetin bugün iktidar olmasıdır. Özgür kimliğiyle yaşamak isteyen Kürtler, sosyalistler ve radikal demokratlar her iki iktidar döneminde de tasfiye edilmek istenen güçler konumundadır. Bu iki muhalif gücün terörle yıldırılması ve göstermelik yargılamaların bir komediye dönüşmesi yine her iki dönemin ortak özelliğidir. İktidar Kürt soykırımını kaldığı yerden devam ettirmektedir. Yine İçişleri Bakanının anti-komünist açıklamaları ‘marangoz hatası’ndan veya arkaik çağda çakılıp kalmasından değil, sosyalistlerin tasfiye edilmek istenmesinden kaynaklanmaktadır. İdris Naim Şahin Dersim soykırımı döneminde İçişleri Bakanı olan Şükrü Kaya’nın rolüne soyunmuş durumdadır. Onun gibi ırkçılık yapmakta ve AKP iktidarının kanlı katliamlara hazırlandığını haber vermektedir.
Kısacası yaşanan iktidar kaymasını dikkate almadan, sadece her ikisinin uygulamalarına bakıp AKP iktidarını Çiller dönemi ile karşılaştırmak yetersiz olacaktır. Çiller-Güreş-Ağar dönemi bir tür fetret devridir ve uygulamalarıyla bugünkü iktidarın temellerini döşemiştir. Binlerce ‘faili meçhul’ cinayeti, Kürt köylerinin yakılıp yıkılmasını, devletin rutinden saparak çeteleşmesini fetret döneminin karakteristik özellikleriyle açıklamak daha doğrudur. Kendisine darbe yapmak isteyenleri cezaevlerine dolduran AKP Hükümetinin cebinde katledileceklerin listesini taşıdığını açıkça beyan eden Tansu Çiller’e dokunmaması bu nedenledir.
Eylemlerinin içeriğine bakıldığında, Erdoğan’ın doğru tanınması için esas alınması gereken kişilik Tansu Çiller değil İsmet İnönü olmalıdır. Erdoğan kurumlaştırılmaya çalışılan İkinci Cumhuriyetin yeni ‘Milli Şef’dir. Her ikisi de yeminli Kürt düşmanıdır. Erdoğan başkanlığındaki hükümetin Kürt politikası özünde İnönü’nün politikasıyla özdeştir, yani soykırımı sonuca götürmeyi örgörmektedir. Aynı şekilde İnönü’nün Kürt direnişlerine karşı tutumuyla Erdoğan’ınki örtüşmektedir. İnönü Kürt sorununda korkunç tedip harekatlarıyla sonuç almaya çalışıyordu. O dönemin koşulları bu yönteme başvurulmasına cevaz veriyordu. Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek isteyen Erdoğan Hükümeti ise, tedip harekatlarını dışlamamakla birlikte, psikolojik savaşla sonuç almaya çalışmaktadır. Kuşkusuz günümüzün bölge koşulları ne İnönü dönemine ne de 90’lı yılların ilk yarısına benzemektedir. Bu anlamda ne eskinin kanlı Dersim kıyımları gerçekleştirilebilir, ne de Çiller-Güreş çetesinin yaptığı şekliyle Kürt köylerinin yakılıp yıkılması ve faili meçhullere başvurulması mümkündür. Kaldı ki tutuklamalar, her gösteriye saldırılması ve bu gösterilerde birer birer, ikişer ikişer öldürme yöntemi de sürekli uygulanmaktadır. Şimdi esas olarak psikolojik savaşla ve Uludere’dekine benzer katliamlarla dört bin köyün yakılmasına denk bir etkide bulunması için çaba harcanmaktadır. AKP’nin yaptığı bu yönüyle sadece aynı amaca ulaşmak için başvurduğu yöntem değişikliğidir.
Bu durumda yapılabilecek en ciddi hata İlker Başbuğ’un tutuklanmasını demokrasi yolunda atılmış tarihsel bir adım saymaktır. Bu tür bir değerlendirme AKP’nin yürüttüğü psikolojik savaş tuzağına düşmek olur. AKP gerçeğinin deşifre edilmesinde kilit kavram geliştirdiği psikolojik savaştır. Seyit Rıza o dönemin sömürgeci yetkililerine, “Ben sizin hilelerinizi çözemedim” demişti. Hilenin unsurlarından birini oluşturduğu bugünkü psikolojik savaş eskinin özel savaşından çok daha etkilidir. Bu savaşta yenilmemek AKP iktidarının niteliği konusunda muazzam bir bilinç netliğini, özgür yaşam gerçeğine kilitlenmeyi ve yenilmez bir irade sahibi olmayı gerektirir. Bunlar varsa o zaman barış, demokrasi ve özgürlük için kesintisiz eylem halinde olmak AKP’yi bitirebilir. Türkiye’nin sosyalist ve demokratik güçleri, Aleviler ve iktidar dışı İslami güçlerle Kürt Özgürlük Hareketi birlik ve ittifak temelinde hareket etmeyi başarırlarsa, özlemi çekilen Demokratik Türkiye’yi yaratmak hiç de zor olmayacaktır.