Dağ fare bile doğurmadı. Çünkü ortada dağ yoktu. CHP’den ve CHP’nin şu ünlü “Kürt projesi”nden söz ediyoruz.
TV ekranında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu izliyoruz. “Tarafsız Bölge” programında gazeteciler soruyor, Kılıçdaroğlu da cevap veriyor. Fakat tüm gazeteciler şaşkın. Duyduklarına Fikret Bila bile inanmıyor.
Kılıçdaroğlu’nun sözleri tüm gazetecileri şaşırtıyor. “Kürt kökenli vatandaşlar bundan dolayı hakaret görmezlerse yeter” diyor. CHP’nin “Kürt açılımı”nın bundan ibaret olduğu anlaşılıyor.
Kılıçdaroğlu “Türkiye, TC vatandaşlığı ve Türk milleti var” diyor. Ahmet Hakan şaşkınlık içinde sormaya çalışıyor: “Kürtler buna itiraz ediyor, Türklük sonunda bir etnik kimlik diyorlar” diyor.
CHP Genel Başkanı, CHP’nin bildik savını yineliyor. Türklüğün bir “Üst kimlik” olduğunu söylüyor. Aslında olanı değil, özellikle baştan beri CHP’nin kurduğu devletin yapmak istediğini ifade ediyor.
Tartışma ilerledikçe Kemal Kılıçdaroğlu’nun Kürtçe eğitime de karşı olduğunu öğreniyoruz. Herhalde o da “Seçmeli ders” formülünden yana. “Eğitim tek dilde olmalı, ulusu bölecek ve ayrı ulus yaratacak çabalara karşıyız” diyor.
Sonuçta “Garp cephesinde yeni bir şey yok”, CHP eski CHP! Kürt sorununda AKP’den de geri. Aslında “Kürt” kelimesinin yasak olmasını da düşünüyor, ancak koşullar buna elvermiyor. CHP bildik “Kürt inkârı ve imhası” politikasında ısrar ediyor.
Dolayısıyla CHP’nin sözde “Kürt projesi”nin içinde hiçbir şey yok. CHP’nin “Kürt açılımı” da AKP’ninki gibi. Tamamen aldatmaya ve oyalamaya dönük. AKP’yi içine düştüğü çıkmazdan kurtarma operasyonunun bir parçası.
Geçen hafta da yazdık; AKP gerçekten çok derin bir çıkmaz içinde. İzlediği Kürt politikası bu çıkmazı ve çözümsüzlüğü yaratıyor. Çünkü Kürt sorununu çözmüyor veya çözemiyor. Bunun nedeni de Kürt halk varlığını kabul etmeyişi. AKP Kürtleri bir halk olarak görmüyor, “Kürt kökenli vatandaşlar” olarak görüyor. Yani toplum değil bireyler var! Yine Kürtlük bugüne ilişkin değil, geçmişte olan! Böylece “Bugün Türk milleti olmuştur” biçimindeki geleneksel inkârcı yaklaşımı AKP de kabul ediyor.
Kürt halk varlığı kabul edilip de Kürt sorunu çözülemeyince iç ve dış politika yürümüyor. Örneğin iç sorunların hiçbiri çözülemiyor. Çünkü demokratik bir yaklaşım gösterilemiyor. Başbakan Tayyip Erdoğan gibi her şeyi tekleştiren bir noktaya geliniyor. Bu aşırı merkezileşme ve diktatörleşme oluyor.
İçte demokratik olamayan bir hükümet, dış politikada da barışçı ve çözümleyici olamıyor. AKP’nin yaptığı gibi ne kadar barıştan söz ederse etsin, sonunda savaşa ve çıkmaza geliyor. Bugün AKP Hükümeti’nin tüm komşularıyla yaşadığı savaş durumu gibi.
AKP’den önce de bütün hükümetler “Dört tarafımız düşmanlarla çevrili” derlerdi. “Üç tarafı denizle, dört tarafı düşmanla” çevrili olmak bir tekerleme haline gelmişti. Sözde AKP bu yaklaşımı eleştirerek değiştirdiğini söyledi. “Komşularla sıfır sorunlu işbirliği” dedi. Bazılarıyla ortak hükümet toplantıları yapmaya çalıştı.
Fakat sonuç ortadadır. Bu söylem altında gelinen nokta tüm komşularla gerginlik ve savaş durumudur. Yani eskinin düşmanlık tanımlamasının aynısı. Demek ki AKP’nin değişimciliği sözde kalmış, gerçekte hiçbir şeyi değiştirmemiştir. Bazı sözcük değişiklikleriyle eski politikayı olduğu gibi sürdürmek istiyor.
İstiyor ama, eski politika da yürümüyor. Yürüseydi zaten kendinden önceki partiler yürütürlerdi. Yürütemeyerek 3 Kasım 2002’de nasıl sıfırı tükettiklerini hepimiz biliyoruz. Bunu AKP de biliyor. Fakat politika değiştiremeyerek, devletin geleneksel Kürdü inkâr politikasını aşamayarak bu duruma düşüyor.
Şimdi AKP’nin Suriye politikasında yaşadığı tam bir çıkmazdır. Bu konuda ABD politikalarıyla da tam uyumlu hale gelemiyor. ABD tam hazırlıklı değil, dolayısıyla Suriye’ye askeri müdahale yapamıyor ve Beşar Esad yönetiminin düşürülüşünü zamana yayıyor. Bu ise AKP’nin ekonomik politikalarını iflasa götürüyor.
Türkiye yıllardır mali bunalımlarını İran, Irak ve Suriye’ye yönelik ticaretle aştı. Avrupa mallarının bu ülkelere taşınmasının aracılığını yaparak aldığı komisyonla çok büyük bir mali kazanç sağladı. AKP de böyle yaptı ve yapmak zorunda da.
İşte şimdi bu politika işlemiyor. Suriye’deki çözümsüzlüğün zamana yayılması AKP’nin bu ticaretini tümden durduruyor. Sekiz ayı aşkın süredir neredeyse Suriye, Irak ve İran’la ticaret yapamıyor. Bu durum ülke ekonomisini çok olumsuz etkiliyor, adeta çöküş noktasına getiriyor. Avrupa’daki ekonomik krizin Türkiye’yi de vurma olasılığı artıyor. Bu nedenle AKP, Suriye krizinin hemen çözüme kavuşturulmasını istiyor.
AKP istiyor ama, bu istek ABD politikalarıyla uyuşmuyor. Bundan zarar gören Türkiye oluyor ve bu çöküşü önlemek için AKP’yi kurtarma operasyonu gerekiyor.
Şimdi buna bir de “Uçak krizi” eklenmiş bulunuyor. Yıllardır Türkiye ordusunun gücüyle övündü. Bu güce dayanan hükümetler hep tehdit ve şantaj politikası izledi. Bunu AKP Hükümeti de sürdürdü. “Bir günde Şam’a gireriz” dediler ve herkesi bununla korkutmaya çalıştılar. Şimdi artık bunu yapmaları da zordur.
Uçak krizi bu tehdit ve şantaj politikasını da işlemez kılmıştır. Mevcut durumda ya düşen uçağa karşı askeri misillemede bulunulacak ya da “ordu gücü” tarihe karışacak. Ancak AKP askeri müdahalede bulunmaya güç yetiremiyor, bu durum ABD politikalarıyla da tam uyuşmuyor. Misilleme yapmazsa da, “Güçlü ordu” efsanesi artık sona erecek, AKP tehdit ve şantaj politikası izleyemeyecek.
İşte bu da AKP için ciddi bir sorun ve çöküş etkeni. Suriye krizi nedeniyle AKP sadece ekonomik olarak çökmüyor, aynı zamanda askeri olarak da çöküyor. AKP, iktidarının en zayıf dönemini yaşıyor. AKP’yi bu çöküşten kurtarmak gerekiyor!
Bu duruma bir de PKK’nin mücadelesi eklenince, durum AKP açısından gerçekten de kaldırılamaz, sürdürülemez hale geliyor. Ya PKK bu krizden yararlanmak isterse?! İşte AKP’yi bu sorunun içerdiği kâbus basıyor. O nedenle de, AKP’yi çöküşten kurtarmanın en makul yolu olarak PKK’yi engellemek, aldatma ve oyalama politikalarıyla PKK’yi pasifize etmek kalıyor.
İşte CHP’nin sahte “Kürt projesi” ile yapılmak istenen bu oluyor. Bununla PKK oyalanmak ve zaman kazanmak isteniyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun sözleri bunu netçe doğruluyor. Bu biçimde de AKP mevcut sıkışıklık ve çöküşten kurtarılmaya çalışılıyor.
Leyla Zana çıkışının da aynı anlam ve içeriğe sahip olduğu anlaşılıyor. CHP ile Türkiye’nin demokratik güçlerine yönelik müdahale, Leyla Zana ile Kürtlere yönelik yapılıyor. Böylece AKP’nin mevcut sıkışıklığı aşması sağlanmak isteniyor.
Demek ki AKP, CHP ve Leyla Zana’yı tetikleyen güçler aynı. Bu güç herhalde ülkemizi yöneten esas güç oluyor. Şimdi harekete geçerek yeni bir balans ayarı yapmaya çalışıyor.