• Bir halkı haritada bölebilir, dilini susturmaya çalışabilir, insanlarını zindanlara atabilirsiniz ama içindeki "Ben kimim?" sorusunu asla susturamazsınız.

ERDAL ÇOLAK

Bir halk düşünün... Aynı dağların arasında doğmuş fakat 5 parçaya bölünmüş. Türkiye, Suriye, İran, Irak ve Ermenistan toprakları arasına serpilmiş, sıkıştırılmış. Bir yerde adı inkâr edilmiş, bir başka ülkede dili yasaklanmış, bir başka devlette zindanlarla susturulmuş, bir başka coğrafyada kimyasal silahların gölgesinde bırakılmış.

Ben Kürt’üm…

Halepçe'de üzerine kimyasal silah yağan Kürt’üm. Türkiye'de dili, düşünceleri, yazdıkları ve söyledikleri yüzünden zindanlara atılan, orada çiçek açan Kürt’üm. Suriye'de kimliği yok sayılıp vatandaş bile görülmemesine rağmen varlığını kanıtlama mücadelesiyle umut veren Kürt’üm. İran'da darağaçlarındaki Kürt’üm.

Sınırlar çizildi, haritalar, rejimler değişti, iktidarlar geldi geçti ama Kürt’ün ve dağlarının hafızası hiç değişmedi. Bugünkü yerleşik medeniyetin temelini atan kadim halklardan atalarımın tarihi 10 bin yıl öncesine kadar uzanır. Biz yok sayılsak da aslında insanlığın ilklerini var edenler bizdik. Bugün bilgisayarlarda kullandığımız emojilerin atası olan piktografik yazıyı ilk kez Sümerler içindeki atalarımız kullandı. Bankacılık benzeri finans sistemini Elam Kürtleri başlattı. Bugünkü istihbarat örgütlerinin haber alma tekniğinin temellerini Mar Kürtleri attı, Kral Çimrilim ise bu sistemi kurdu. Amerika'nın eyalet sistemi dediği, iç işlerinde serbest, dış işlerinde birliğe bağlı yapıyı Elam Kürtleri kurdu. Petrolü ilk keşfeden Kassit Kürtleriydi. Bugün İskandinav ülkelerinde övünülen yerel yönetim modelini Kassit Kürtleri uyguladı.

Yani Kürtler kadar hiçbir topluluk araştırmaya konu olmamışsa sebebi "Kim bu Kürtler?" merakı değil, yaşadığımız coğrafyanın jeopolitik ve enerji zenginliğidir. Bu yüzden yüzlerce kitap yazılmıştır hakkımızda, iktidarlarını garantiye almak için.

Asıl sürgün

Bir Kürt çocuğu gözlerini açtığında dünyanın siyasi haritasını bilmez. Annesinin sesini bilir, ninnisini bilir. Ana sütü gibi helal olan dilinin sıcaklığını bilir. Bilir ki; dili derisinin rengidir. Sonra o çocuk büyür. Ona kendi dilinin yanlış, kimliğinin tehlikeli, tarihinin gereksiz olduğu söylenir. Kardeşlik edebiyatı, din kardeşliği söylemleriyle bu halkın iyi niyeti sömürülür. İnsanın asıl sürgünü doğduğu topraklardan ayrılmak değildir. Kendi kimliğinin içinde yabancılaştırılmak için yıllarca yapılan baskılardır. Bir halkı yalnızca sınırlarla bölebilirsiniz ama hafızasını bölemezsiniz. Hafıza bazen bir annenin söylediği birkaç kelimedir. Bazen bir dengbêjin sesidir. Bazen büyükanneden öğrenilen bir strandır. Bazen de yıllarca söylenemeyen tek bir kelimedir: "Ben varım!"

Kimliğim izne tabi değil

Bu yüzden "Ben Kürt’üm" demek bir hapishane değildir. Kürt olmak Türk'e, Arap'a, Fars'a düşman olmak değildir. Türk, Arap, Fars olmak da Kürt'ü inkâr etmeyi gerektirmemelidir. Bir insan, kendi dilini konuştuğunda başkasının dilini susturmuş olmaz. Bir halk, kendi tarihini hatırladığında başkasının tarihini silmiş olmaz. "Ben Kürt’üm" dediğimde kimsenin hakkını elinden almıyorum. Benim kimliğim de kimsenin iznine bağlı değildir.

Acıdan ibaret değilim

Bu yüzden artık hikâyeyi sadece acı üzerinden anlatmak yetmez. Evet, kelimelerimiz benzer: İnkâr, sürgün, zindan, faili meçhul, yasak... Şunu bilelim; biz sadece zulmün kurbanları değiliz. Biz şiir yazan, müzik yapan, çalışan, seven, çocuk büyüten, bilim üreten, şehirler kuran, mücadele eden bir halkız.

Dört ülkenin sınırları arasında bölünen bu hikâyenin dersi şudur: Bir halkı haritada bölebilirsiniz. Dilini susturmaya çalışabilirsiniz. Kitaplarını yakabilirsiniz. İnsanlarını zindanlara atabilirsiniz. İçindeki "Ben kimim?" sorusunu ise asla susturamazsınız.

Bazı sorular vardır; sınırları aşar, zindanlardan çıkar, bombaların içinden geçer ve sonunda bir çocuğun ağzında yeniden doğar: "Ben kimim?"

O çocuk cevabını verdiği gün tarih yeniden konuşur: Ben Kürt’üm.