Çavuşoğlu şöyle demiş: „Bu son olayda ABD’nin rejime yönelik müdahalesini destekledik. Ama şu anda biz Rusya ve ABD arasında tercih yapma durumunda olan bir ülke değiliz. Yani iki ülke arasında taraf tutma diye bir şey yok.”

Okuyunca, “ha şöyle, imana gelin bakalım” diyecektim, ama, bu “çizginin” “üçüncü yolla” uzak veya yakın hiç bir ilgisi olmadığını düşündüm.

Çavuşoğlu’nun “ilk gün duyulan heyecandan” sonra, bu sözlerinin, “çaresizliğin hicran çığlığı” olduğunu biliyorum.

Hükümet ve Saray, ABD’nin Suriye’de bir askeri üssü füzelerle vurması karşısında, tıpkı İsrail’in yaptığı gibi, “ateşe benzin dökmeye” kalkışmıştı. “Evet ama yetmez, daha fazla füze” deyivermişti Sözcü’nün tabiriyle “asrın liderimiz”... Buna karşılık hiç bir NATO ülkesinden böyle bir “heyecanlı füze teşviği” gelmemişti. Merkel ve diğerleri, en fazla “destekledik, iyi oldu” filan demişler, “filmin devamından” söz etmemişlerdi. BM “itidal” tavsiye etmişti. Çin Halk Cumhuriyeti de öyle. Bir tek bizimki kahve dövücünün hınk deyicisiydi.

Öyleydi ama, “dibeğe inen ilk darbeyle” birlikte, kenardan “hınk” demiş, ikinci “hınkı” diyecekken “hınk” boğazına takılıp kalmıştı. Çünkü Pentagon, bizimkinin “hınk” dediği füze saldırısının “bir defalık” olduğunu açıklamıştı.

Artık her tarafından sakillik sızan Türk dış politikası, ilk füze saldırısı ile birlikte, Rusya ile ABD arasında yeni bir savaş ortamı doğduğunu sanmış, ABD’ye “ne istersen yaparım” deyivermişti. Yakasını yıkılmaktan ve uluslararası mahkemelerde “aile boyu” yargılanmaktan kurtarmak için, Türkiye’yi Suriye’de Rusya’ya karşı ABD’yle birlikte “ateşe atmaya” heveslenmişti.

Olmadı. Füzelerin arkası gelmeyince, Erdoğan’ın “ABD’ye ‘güvenli bölge’ karşılığında, seninle savaşa girmeye hazırım” lafı boşlukta kaldı. Ve aceleyle Rusya’ya karşı ABD’yi savaşa kışkırtma teşebbüsünden, işte yukarıdaki sözlerle keskin bir dönüş yapıldı. “İkisinden birini tercih etmeyecekmiş”. Sanki “tercih hakkı” varmış gibi.

Suriye savaşında her iki ülke, birbirinden farklı sebebler ve mecburiyetler yüzünden “tercihlerini” yaptılar. Onların tercihi, Suriye’nin iç güçleri arasındaki “güçler oranıyla” ilgiliydi.

İşte bu durumda Rusya geleceğin Suriye’sinin inşasında Alevi Arap nüfusla Sünni Kürt nüfusun temsilcileri arasında bir uzlaşmanın zorunluluğunu görmüştü. Federal Suriye’de “Sünni nüfusun içindeki DAİŞ’in” tüm izleri silinene kadar işte bu iki güç arasındaki anlaşma temel siyasi, sosyal ve ekonomik ortak gücü oluşturacak.

ABD’ye gelince, Suriye’de NATO üyesi Türkiye’ye dayanarak “Rusyayla rekabet savaşında” mevzi elde etmek isterken, bu NATO ülkesi Erdoğan’ın maceracı, mezhepçi ve bölgesel emperyalist politikaları sonucunda ABD’nin “stratejik müttefikliği” rolünü oynayamaz oldu. Türk ordusu enkaza döndü, Türk devleti İslamcı devletlerden ayırt edilemez hale geldi.

Bu durumda ABD hem DAİŞ’e karşı, hem de Suriye’deki Rusya ağırlığını dengeleyebilmek için, daha önce Önderine komplo yaptığı güçlerin öncülüğündeki Kürt nüfusun temsilcileriyle ittifak kurmak zorunda kaldı. Bu yolla o da geleceğin Federal Suriyesinde Kürdistan Kantonlarıyla ilişkilerini sürdürerek kendi çıkarlarını korumaya çalışacak.

Kürdistan devrimci güçleri ise, ABD ile Rusya arasındaki dengeyi, Ortadoğu halklarının Konfederal geleceği için devrimci tarzda kullanacak. Ortadoğu “iç dinamikleriyle inşa edilsin” diyecek, bu konuda onun sloganı “ne Amerika ne Rusya” olacak; buna karşılık Ortadoğu halklarının güvenliği, refahı için “hem Amerikayla, hem de Rusyayla” kişilikli ve gerçekçi ilişkiler kuracak.

Bu kadarı yeter. Şimdi siz, referanduma yedi gün kala, “koskoca Türk devletinin, ya da Reis’in şeddeli deyişiyle Devlet-i Osmaniye’den arta kalmış Devlet’i Türkiye’nin dış politikadaki halini özetleyen Çavuşoğlu’nun laflarına bakın, bir de Rojava’nın dünyadaki saygınlığını düşünün.

Birisi raydan çıkmış ABD’yi Rusya’yla savaşa kışkırtıyor; Öcalan’ın taraftarları ise dünya barışı bayrağını yükseltiyor. Öyle olunca ABD ve Rusya’nın “tercihi” de işte böyle farklı oluyor.

Yani Çavuşoğlu birader, senin “tercih şansın” artık sıfır. “Tercih” dışısın...

Erdoğan mitingde Sarısözen’in dedikleri “doğru mu ya...” dese, vallahi halk “evet” diyecek...