
Hükümet yetkilileri ile Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) İmralı Heyeti’nin yaptığı ''ortak açıklama'', seçime kadar çatışmasızlık halinin süreceği ve seçim sonrasında ''çözüm süreci''nin pozitif ivme kazanacağı yönünde bir beklenti için halihazırda yeterince veri var. Bunun yanında AKP hükümetine duyulan ciddi bir güvensizlik de var ki bu güvensizliğin sayılabilecek onlarca nedeninden birisi, AKP’nin hala sıcak bir gündem maddesi olan, Türkiye’yi baskıcı polis devletine dönüştürecek “İç Güvenlik Paketi”nin yasalaştırılmasındaki ısrarıdır. Bunun yanında aralarında ağır, ölümcül hastalıklarla boğuşanlarla birlikte binlerce siyasi tutsak anti-demokratik olduğu lağvedilmek suretiyle resmen kabul edilen mahkemeler tarafından verilen cezalarla zindanlarda tutuluyor.
Devlet/hükümet yıllarca zindanlarında tuttuğu hasta siyasi tutsakları, salt temel insan hak ve özgürlüklerine saygı gereği bile olsa, serbest bırakmıyor. Ayrıca cezaevlerinden serbest bırakılması gerekenler sadece hasta tutsaklar değil -ki tutsakların çoğunun ölümcül olmasa da ciddi sağlık problemlerinin olduğu onca yılın cezaevi/tecrit koşullarıyla birlikte düşünüldüğünde kestirmek zor değil- Türkiye ve Kürdistan’daki cezaevlerinde yirmi yılı aşkındır tutulan yüzlerce tutsak var ve bu tutsakların çoğu yapılan yasal değişikliklerle hukuk dışına itilmiş mahkemelerde yargılandılar.
DGM ve ÖYM’lerin kararları hükümsüzdür
Bilindiği gibi DGM’ler 2004 yılında Avrupa Birliği’ne (AB) uyum yasaları çerçevesinde kaldırılarak, yerine Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri (ÖYM) ikame edilmiş, 2013’te ise ÖYM’ler de kaldırılmıştır. Bunlar yapılırken AKP hükümeti demokratikleşme yönünde adım attıklarını iddia ederek, propaganda malzemesi olarak kullandı. Ancak anti-demokratik olarak nitelenen bu mahkemelerde “yargılanıp cezalandırılan” binlerce siyasi tutsak halen zindanlarda. Hukuk terörü mağduru binlerce siyasi tutsağın söz konusu durumu ahlaki ve vicdani açıdan sorunlu olması bir yana, burjuva hukuku nezdinde de meşru değildir. Çünkü DGM ve ÖYM’lerin anti-demokratik olduğu bizzat hükümet ve devlet yetkilileri tarafından kabul edilmiş ve hukuk dışına çıkarılmıştır. Öyleyse beklenen, bu mahkemelerin kararlarının hükümsüz sayılmasıdır ki böyle saymak bir yana, bu mahkemelerde yargılanıp hakkında hüküm verilen siyasi tutsaklara “yeniden yargılanma hakkı” dahi tanınmamıştır.
Bunun yanı sıra; siyasi tutsaklara farklı, özel bir “ceza infaz rejimi”nin uygulandığı biliniyor. Örneğin siyasi tutsaklar diğerlerinden farklı olarak ancak verilen cezaların dörtte üçü (diğerleri ise üçte ikisi) infaz edildikten sonra şartlı tahliye edilebiliyorlar. Yani Türk hukuku cezanın infazında bile Anayasa’sının eşitlik ilkesine aykırı davranmamaktadır.
TMK, devletin özgürlük karşıtı refleksidir
Hukuk terörü ‘90’lı yılların başında, yükselen Kürt Özgürlük Mücadelesi’ne karşı geliştirilen her türlü faşist uygulamadan sadece bir tanesidir. Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) Türkiye’de başta Kürtler olmak üzere radikal demokrat/sol/sosyalist muhalefeti bastırmak/sindirmek için devletin acizane bir şekilde başvurduğu ve icadından bugüne altındaki ateşi harlanan bir “hukuki zor” aygıtıdır. “Bir adım ileri, iki adım geri” giderek bir değişiklik seyri izleyen Türk Ceza Kanunu (TCK) ve TMK, yükselen muhalefet karşısında polis ve askerin siparişlerine göre şekillenegelmiştir. Oysa 1926 tarihli İtalya’dan uyarlanan ilk TCK, günümüzdekine göre daha demokratik olarak kabul edilir. Kanunların dinamik, değişken olması anlaşılırdır ancak değişimin toplumsal muhalefeti bastırmaya endekslenmesi kabul edilebilir bir şey değildir.
“İç Güvenlik Paketi”, tartışılan ve ciddi kaygılara yol açan maddeleri itibariyle AKP’nin, Gezi Parkı eylemleri ve 6-8 Ekim serhildanına, toplumsal muhalefete karşı bir refleksi olarak ortaya çıktı. Seçimin olası sonuçlarının da hesaplanarak böyle bir hazırlığa girişilmesi olasılığını da dile getirenler var. Oysa TCK ve TMK, muhaliflerin on binlercesine yüz binlerce yıl hapis cezası verilmesine fazlasıyla cevaz veriyor zaten. 2009 yılında girişilen siyasi soykırım operasyonlarıyla binlerce insanın zindanlara tıkıştırılması bunun apaçık göstergesidir. Gezi Parkı ve 6-8 Ekim eylemleri sonrasından başlatılan tutuklama terörü de öyle… Hem sadece tutuklama terörü de değil, Türkiye ve Kürdistan’daki çeşitli eylemlerde çocuklar ve gençler doğrudan hedef gözetilerek katledildi, bazıları ise yaralandı. Sadece 2014 yılında polis ve askerlerin toplumsal gösterilere müdahalelerinde 104 insanın katledildiği ifade ediliyor.
AKP hemen yapabileceklerini de yapmıyor
Cezaevlerindeki binlerce siyasi tutsağa yapılan hukuk zulmünün önünü almak için öyle hummalı bir yasama çalışması gerekmiyor. Anayasa Mahkemesi’nin vereceği olumlu bir karar, binlerce benzer davayı etkileyecek ve bu devletin zulmünü yıllardır ensesinde hisseden önemli bir kesimin “çözüm süreci”ne dair umudunu kuvvetlendirecek, AKP’yi de yalancı, sahtekar rolünden bir nebze kurtaracaktır.
PKK’nin silah bırakması üzerinden dayatılan bir çözüm sürecinin kabul edilmediği/edilmeyeceği, bunun arabayı atın önüne sürmek anlamına geldiği; halkın yukarıda ifade edilen pratik adımlar gibi somut işler görmek istediği anlaşılmalıdır. Kaldı ki ağır hasta olan siyasi tutsakların tahliye edilerek tedavi imkanlarına kavuşturulması önünde AKP dışında, yasal hiçbir engel bulunmamaktadır. AKP, Adli Tıp Kurumu’nun gayri hukuki, düşmanca yaklaşımından da sorumludur. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile bir izleme kurulunun da görüşebilmesinin ve Kürt Halk Önderi’nin yanına sekretarya görevi görecek yeni tutsakların aktarılmasının önünde de AKP’nin siyasi iradesi dışında hiçbir engel yoktur.