Öncelikle bu ve benzeri sözleri kullananlara, madem biliyordun, bunu tersine çevirmek için ne yaptın diye sormak gerekir. Politika sadece öngörülerde bulunma sanatı değildir. Aynı zamanda bunun tedbirlerini de geliştirmeyi içerir. Bu nedenle, “biz biliyorduk”, “AKP’ye güven olmaz” demek basit bir yaklaşımdır. Bu aynı zamanda örtük olarak şu anlama gelmektedir: “PKK ve önderliği kandırılıyor ve oyalanıyor. Bunu görmeleri gerekir.” Bu basit ve yüzeysel yaklaşım, Ortadoğu, Kürdistan, PKK, AKP ve Türkiye’yi doğru okuyamamanın sonucudur. Sadece AKP’ye güvenmeme üzerine kurulu bir yaklaşımdır. Oysa doğru olan, güven vermeyen AKP’yi çözüme zorlayacak olan mücadeleyi yükseltmektir. Buna yönelik görevleri yerine getirmeyenlerin, “biz AKP’nin adım atmayacağını biliyorduk” demelerinin politik ve örgütsel bir değeri yoktur.

AKP iktidarı açığa çıkartmıştır ki, kendisi ne savaşı ne de barışı becerebiliyor. Aşırı kar hırsıyla gözü dönmüş olan AKP, deli danaların yürüyüşüne ve saldırısına benzer bir politika izliyor. Kendi sözlerini bile inkar edecek kadar sarhoşça davranıyor. Bu nedenle de her geçen gün kendi eliyle sonunu hazırlıyor. Kuşkusuz bu durum demokrasi güçlerinin lehine sonuçlar da yaratıyor. Alevi hareketiyle Kürt Özgürlük Hareketinin yakınlaşmaya başlaması ve güvene dayalı mücadele birliğinin de önünü açması tarihsel olarak da çok önemli bir gelişmedir. Demek oluyor ki, kötü gidişat her zaman kötü sonuçlar doğurmaz. Kötünün kendisi iyi sonuçlara da vesile olabiliyor. Önemli olan bu iyi sonucu stratejik mücadele birliğine dönüştürebilmektir.
Sayın Abdullah Öcalan, sadece Türkiye ve Kürdistan’ın değil, Ortadoğu’nun paradoksuna da bir çözüm önermektedir. Newroz çağrısı bu anlamda çok değerlidir. Bu çağrı, tüm halkların barış ve kardeşçe bir arada yaşamalarının fırsatını da doğuruyor. Gerillanın geri çekilmesini şekilsel olarak ele almak yerine, bunun yarattığı olanaklara dayanarak demokrasi mücadelesini yükseltmek ve AKP’ye baskı yapmak gerekirdi. Eğer AKP adım atmıyorsa, demokrasi güçlerinin bu konudaki zayıflığını da gördüğündendir. Bu nedenle, A.Öcalan’ın çağrısının ve PKK’nin buna uygun pozisyon almasının tek başına çözümü getirmesini bekleyenlerin öncelikle bu konudaki sorumluluklarını hatırlamaları daha isabetli bir yaklaşım olurdu. Barış adımlarının gereklerini atan Özgürlük Hareketi’nin yayınlarında ve yetkili kişilerin açıklamalarında, “AKP’ye güveniyoruz. O barışı getirecektir” biçiminde bir açıklamasına rastlanmadığı halde, onu “saf olmakla, kandırılmakla ve AKP’ye güvenmekle” eleştirmenin haklılığı bulunmamaktadır. Objektif yaklaşabilmek için ezberci olmamak gerekir.
Elbetteki devrimciliğin sürekli savaşmak olmadığı açıktır. Devrimci savaş, barışla çözüme gitmenin yollarının kapanmasının bir sonucudur. Yani barışı getirebilmek ve özgürleşmek için devrimci savaş bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Aynı zamanda, barış fırsatları ortaya çıktığında bunu görmezden gelmekte devrimcilikten sayılmaz.
Kısacası, niyet ne olursa olsun objektif olarak “biz dememiş miydik”, “AKP’ye güvenmek hataydı” gibi yaklaşımlar, barışa yönelik adımlara AKP lehine hizmet etmektedir. Oysa, “bizim görevlerimiz nelerdir; hükümete nasıl adım attırabiliriz” sorusunu sormak devrimci sorumluluğun da bir gereğidir. Bu sorumluluğun mücadeleye ilişkin gereklerini yerine getirerek; aşağıdan yukarıya AKP’yi baskı altına alarak barış adımı atmaya zorlamak gerekirken, “AKP oyalıyor” sözüne sığınarak bir şey yapmamak tehlikeli bir yaklaşımdır. Eğer gerilla çekilmeyi durdurduysa ve AKP adım atmadıysa bunda demokrasi güçlerinin yetmezliklerinin de payını görmek gerekir.
İnsan sormadan edemiyor; Gezi Parkı için bir toplumsal patlama ortaya çıkarken, bu duyarlılık barış için neden gelişmiyor? Kuşkusuz bunun sosyolojik olduğu kadar örgütsel cevaplarıda vardır. Ama Türkiye’nin demokratikleşmesi için geri çekilmenin yarattığı fırsatın demokrasi güçleri tarafından layıkıyla değerlendirilememesi de bu dönemin bir gerçekliği olarak ortya çıkmıştır. Ama her şeye rağmen, bir asimilasyon ve provakasyon projesi olan, Cami-Cemevi-Aşevi inşaatına yönelik Ankara Tuzluçayır’dan başalayarak ülkeye yayılan direniş ateşinin umutlarımızı güçlendirdiğini de belirtmek gerekir. Korkunun duvarları aşılıyor.
“Devlet Baba” imajı yıkılıyor. Suni denge kırılıyor. Alevi Hareketiyle, Kürt Özgürlük Hareketi arasına konulan mesafe kapanıyor ve güven gelişiyor. Yüzyıllar öncesinden temelleri devlet tarafından atılan Alevi-Sünni (Şafii-Kızılbaş) düşmanlığı yavaş yavaş kalkıyor ve halkların engellenmiş dostlukları zincirlerini kırıyor. AKP Hükümetinin pervasızlığı, halklara düşmanlığı, yolsuzlukları, katliamları ve yalanları nihayet bir işe yarıyor. İşte 21 Mart 2013 Newroz’unda A.Öcalan’ın kardeşlik, adalet ve barış çağrısı, aynı zamanda AKP’nin yüzündeki maskeyi düşürmeninde bir çağrısı oluyordu. Bunun böyle olduğu bugün daha da açığa çıkmıştır.
Sonuç: Barış süreci iki şeyi netleştirmiştir: 1- AKP’nin takacak maskesi kalmamıştır. 2- Demokrasi güçleri bu sürecin görevlerini yerine getirmede zayıf kalmış ve şu soruyu demokrasi güçlerinin önüne koymuştur: Barış için yeterli çabayı harcamayan, “AKP’ye güven olmaz” diyenler, savaşa hazır mısınız? Yoksa, bunun için de mi bahaneler bulacaksınız? Ne barışa ne de savaşa geliyorsunuz. Peki ne istiyorsunuz? Üçüncü yolunuz var mı? Eğer yoksa, vicdanınızı ayaklandırma cesaretini gösterebilirsiniz. Birey olarak ben sizden umutluyum. Çünkü sizi zorlayacak olan halk ayakta ve size başka yol bırakmıyor.