İcraattan sorumlu hükümet, olaylarla durumların odağındaki Başbakan dururken, Anayasaya göre sorumsuz ve yetkisiz Cumhurbaşkanı Erdoğan, bölge savaşının sarsıntılarıyla yıkılıp, mezarlığa dönüşürken, sanki bunun özlemini çekiyor ve “hani ya benim savaşım” diye iç çekercesine öne fırlıyor, Kürtlere haddini bildirme naraları atıyordu.

Savaşı, film sahneleri, ya da torunları, danışmanlarıyla oynadığı attari oyunu gibi baside mı alıyordu, bilinmez ama, onu gören eski çağların “savaş davulcusu” sanıyordu.

Öylesine hevesli ki, savaşı, seyrettiği filmler, ya da torunları, danışmanlarıyla oynadığı attari oyun programlarındaki gibi, basit mı sanıyor her neyse, çığırkanlaşıyordu.

Bölgenin gagası kırık diktatörlüklerinin de vekaletini üstlenmiş gibi, hiç bir Kürde güneşli gün göstermeyeceğini ima edercesine, Rojava’yı hedefe dikip, “ben kimim, gücüm, hükmüm ne, niçin Suriye’nin iç yapısına elimi, dilimi sokuyor, neden bu civarların jandarması oluyorum?” diye düşünemeden, “Kürtlere hayat yok” diyor, sonra içeriye dönüp, “burada da Kürt sorunu yok” hükmünü açıklayıp, görüşme ortamını dağıtıyordu.

Top atışları, cinayetler ve ardından Türk odusunun onlarca uçakla bombardımana başlamasıyla, al sana savaş...

Recep Tayyip’in baş komutanlığındaki Türk ordusu, her gün, açıklanan rakamlarla zaferlere koşuyor, Kürt kanı görmek isteyen ırkçıların gönlünde güller şavklanıyordu.

Oysa her şey yalan, yarattıkları manzara palavraydı. Gerilla üslerindeki zaiyat söylediklerinin binde biri bile değildi. Ama havadan köyleri bombalayıp, uyuyanları katlettikleri, katledilmişlerin yardımına koşan köylüleri, yaylalarda otlayan, koyun, keçi, katır ve atları katlettikleri doğruydu. 

Kürtler, bir ve beraber olma eylemleri, çocuklarına verdikleri destekle yıllar yılıdır, “biz eski Kürtler değiliz, eski tarihimize gömüldü” diyorlardı.

Nasıl örgütlü bir güç ve evlatlarının onur söz konusu ise ne kadar fedekar, ama aynı zamanda has insan olduklarını, Kerkük önlerinde, Şengal’de, Rojava’da bütün dünya gördü.  

Ve onlar, bu cephelerde İslamo Faşizmin vahşi cephesine karşı savaşırken, kuzeyde saldırıya uğradılar. AKP’nin, bozulan çıkarının rövanşı ve intikam savaşıdır, bu insanlık belası. İnsani değerlere pusu…

Şaşırtıcı değil, pusucuklardan beklenendi bu.

Topyekün baskından sonra eski eski katilleri, tecavüzcü ve hırsızları da cepheye sürdüler. Yakışır…

 Tabii ki bu, haksız bir savaştır. Kürtler baskına maruz kaldılar. Ama şaşılacak hal yok. Fırsat kolayıcı pusucuda, hak, adalet ne arar ki…

O kendine yakışanı yapar, her zaman. Ama kaybedeceklerdir. Kürtler, son 30 yılda, her baskından olduğu gibi, bundan da güçlenerek çıkacaklardır.

Üstelik, bu kez kamu vicdanının desteğiyle, dünyada da yalnız değiller.

Oysa Kürtler, katillerin inlerinden çıkmaması için çırpınmışlardı. Başlayan diyaloğun sürmesi için, ellerinden geleni yaptılar. Savaşa karşı durdular. Kan akmasın diye ödünler verdiler.

Kürdistan’ın sembol evlatlarından Sakine Cansız’ın, iki arkadaşıyla katletmesini, Roboskî Katliamını savaş sebebi saymadılar. Faili meçhul cinayetleri, çocukların katlini de…

Seçim öncesi Tendürek Dağı’nın Diyadin düğümünde kurdukları pusuya, seçim boyunca girişilen ırkçı linç taarruzlarına, her türlü yardımla donanıp sınır ötesinde Kürt kesen, içerde gözler önünde at koşturan, karakollara girip çıkan, yeri, mekanı belli IŞİD’çilerin bombalı saldırılarına, Diyarbakır katliamına bile dayandılar…

Ama, ne yapacaksınız ki, çalıp götürdüklerini, talan edip sahiplendiğini koruma, elde tutma telaşıyla olan aklını da kaybetmiş birileri, geleceğini savaşa bağlamıştı, sanki…

Bir çete geleceğini insan kanında arıyordu. Savaşı kendi kurtuluşu olarak görüyordu.

Utanç verici ve bu nasıl insanlık anlayışı demeyin ama, çamurlu, çirkefli havuzdan çıkan medya, dün AKP’nin insan kanı, ateş çemberiyle prestij kazandığını duyuruyordu.

Ama insanlığın değil, AKP’nin sefaletiydi.