Öncelikle belirtmeliyim ki, bu yazı esas olarak Diyarbakır Alevi Konferansı’nın misyonu ve verdiği mesaja ilişkindir. Eleştirilere de bu temelde değinilecektir. 2-3 Şubat tarihlerinde Amed’de yapılmış olan Alevi Konferansı, Alevilerin tarihinde bir devrim niteliğindedir. Amed şehrinin özellikle seçilmesinin de bir anlamı bulunmaktadır. Öncelikle Kürdistan’nın başkentidir. Ayrıca Kürt sünni inancından olanların ve özellikle de Şafii Mezhebi’nden olanların yüzyıllardır devlet tarafından Alevilere karşı düşmanca yönlendirilmiş ve acı olaylarda kullandırılmış olmasından kaynaklı her iki tarafında birbirlerine olan olumsuz bakış açısına tarihsel bir karşı koyuştur. Egemenlere, “artık bizleri birbirimize düşman yapamayacaksınız” demektir. Yarın da Halkların Demokratik Kongresi’de Kürdistan’dan uzatılan bu eli Türkiye cephesinden tutacaktır. Buluşmanın ilk adımının (eksiklerine rağmen) Kürdistan’dan atılmasının önemi büyüktür. Amaç, “yol bir sürek binbir” şiarını temel alarak tüm canları kendi özgünlükleriyle buluşturmaktır. Bunu amaç edinmiş olan Konferans düzenleyicisi olan canlar şu açıklamayı yapmışlardı:

“Konferans, Kürt ve Kürt olmayan Aleviler ile Kürdistan dışında yaşayan Alevilerden oluşan bir delegasyon yapısına sahiptir. Bunun dışındakiler ise, aydın akademisyen ve kurum temsilcilerini de kapsayan misafirlerden oluşmaktadır. Konferans Kürdistani bileşenlerden oluşmakta olup, kararlar konferans koordinasyon kurulu tarafından hayata geçirilecektir.”
Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı sayın Ali Gündük canımız gibi, konferansın amacını gözardı ederek yaklaşan canlar genel olarak şu eleştiride bulunmaktadırlar: “Kürdistan Aleviler Birliği deneyiminin yanlışlığı gibi bir örnek varken, aynı yanlışa ‘Mezopotamya Aleviler Birliği’ adını kullanarak Aleviliği bir coğrafyaya sığdırmaya çalışmak veya bir coğrafya adıyla tanımlamak doğru değildir. Buna katılmamız mümkün değildir. Alevi örgütlülüğünü bölmektir. Alevilik bir coğrafyaya sığmayacak kadar evrensel bir inançtır...” Elbetteki eleştiri dostlar arasında yapılır. Eleştirileni geliştirmeyi ve doğruya çekmeyi amaçlar. Ama bu, “doğru eleştiri”yle ilgili bir durumdur.

İsim için yerin önemi yok mu?

Eğer eleştiri yanlış temellere dayanarak yapılıyorsa, eleştirilen yerine eleştirenin doğruya çekilmesini de gerekli kılar. Bu bağlamda şunlar belirtilebilir: “Aleviliği bir coğrafyayla tanımlamak doğru değildir” deniyorsa, “Anadolu Aleviliği” tanımlamasına da karşı çıkmak gerekmez mi? Anadolu da bir coğrafyanın adı değil mi? Kürt Alevilerinin kendilerine, yaşadıkları coğrafyanın adı olan Mezopotamya’yı vermeleri neden rahatsızlık yaratır ki? Anadolu’ya özgü biçimlenmiş olan bir Aleviliği “Anadolu Aleviliği” adıyla anmak ne kadar doğal ve onun özgünlüğünü inkar etmemek açısından bir gereklilikse, Bu Kürdistan’ın da içinde yer aldığı Mezopotamya coğrafyası için de bir gerekliliktir. Kürtlere, “sen istediğin ismi kendine koyamazsın” denebilir mi? Örneğin Adında, Kürdistan, Balkan, Anadolu Alevi Birlikleri vb. dernekler, Mezopotamya adının kullanılmasından rahatsız olanların federasyonuna katılmak isterse, “önce ismini değiştir sonra katıl” mı denecektir? Örneğin Almanya’daki bazı federasyonlar neden başka bir isim yerine Almanya diye başlayan isim kullanırlar? Bunu tartışmak ne kadar gereksiz ve yanlışsa, Mezopotamya adını tartışmakta öyledir.
Bugün olduğu gibi, gün gelecek yeni dönemin ilişki ve çelişkilerini eski dönemin söz ve davranışlarıyla açıklamak mümkün olmadığında, dönemin ruhuna uygun gerçekler kendilerine yer açmak için eski olanı değiştirip-dönüştürecektir. Aleviliğin bugüne kadar hiç değişmeden geldiğini ve sonsuza kadar öyle gideceğini söyleyebilir miyiz? Bunları ufkumuzu geniş tutmak ve kalıplardan kurtulmak gerektiği için belirtiyorum. Alevi kurum ve kuruluşlarının isimlerinin başına Kürdistan, Balkan, İran, Anadolu vb isimleri koymaları kendine özgü özellikleri taşımaları itibariyle de uygundur ve doğrudur. Bir inancı veya bir kültürü bir kalıba sığdıramayız. Fakat bunlar, mutlak değişmez, etkilemez ve etkilenmez de diyemeyiz. Her inanç gibi Alevilikte bir yandan kendini korurken diğer yandan da kendine yeni değerler katarak varlığını sürdürür. Bu durum aynı zamanda gelişmenin ve değişimin de bir kuralıdır.

KAB, bir direnişin adıydı

Devlet, özellikle Kürt Alevilerini ulusal kimliğiyle / Özgürlük Hareketi’yle buluşmaması için bin bir türlü yola başvurmaktadır. Zaten Süleyman Demirel bu amaçla CEM Vakfı’nı kurdurduğunu da açıklamıştı. Kürtler sadece inançsal kimliği için değil, ulusal kimliği üzerindeki baskı, inkar ve asimilasyona karşı örgütlenmek için de “Kürdistan Aleviler Birliği” adıyla mücadeleye atılmıştı. “Kürdistan Aleviler Birliği (KAB)”, Alevi mevzisinin Kürdistan’da korunması için bir karşı duruş ve bir direnişin adıydı. Dönem, inkarın çok katı uygulamalarla sürdüğü bir dönemdi. Özgürlük Mücadelesi’nin direnişiyle o dönem aşıldı. Yeni bir döneme girildi. Her şey dönemin ihtiyaçlarına göre şekillendi. Yani süreç ve tarih, yeni dönemde tüm Alevileri kucaklamak gerektiğine ilişkin emrini verdiğinde de bu isim, “Demokratik Alevi Ferderasyonu” adını alarak daha kapsayıcı bir isme dönüştürülmüştür. İnsanlığın ve uygarlığın dünyaya yayıldığı coğrafya olan Mezopotamya adını kullanmak ise, yine tarihin ve koşulların Kürdistan Alevilerinin önüne daha da kapsayıcı olmanın zamanının geldiği görevini koymuş ve bu adım atılmıştır. Hayat, ulusal kimlikleri farklı olan Alevileri de ortak inançları temelinde farklılıklarını zenginlikleri yaparak buluşturmayı emretmektedir.
Bilindiği gibi Alevilik esas olarak yukarı Mezopotamya ve Anadolu’da yaşayan bir Ortadoğu inancı olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle, Amed’de yapılan Kürdistan Alevi Konferansı’nın sonuç bildirgesi’nde Alevilerin, “Mezopotamya Aleviler Birliği” adıyla örgütlenmesine ilişkin kararı, Kürdistan Alevi örgütlenmesinin geldiği aşama bağlamında değerlendirmek gerekmektedir. Mezopotamya coğrafyasında yer alan Kürdistan ve bu coğrafyanın kültürel zenginliğinden biri olan Aleviliğin, burada edindiği özellikleri de kapsayan bir isimle kendisini adlandırması kadar doğal ne olabilir ki. Devlete mesafeli durmuş, dolayısıyla komünal demokratik değerlerini de koruyabilmiş, kendi içinde toplumsallığı olan ve iç sorunlarını bir baskıcı güce dayanarak değil de demokratik temelde kendisi çözen bir toplumsal kültürün, tarihine ve üzerinde yaşadığı coğrafyayla örtüşen bir isim alması, onun kendi gerçekliğini sahiplenmesinin bir sonucudur.
Toplumsallık temelinde ortaya çıkmış bir inancın kendine ana toprağının adını veya ülkesininde içinde yer aldığı coğrafyanın adını koyması, Aleviliği daraltmak değildir. Madem ki, Kürdistan ve Mezopotamya adları Aleviliği daraltmak ve Alevi örgütlülüğünü bölmek oluyor, o zaman bunu eleştirenler, “Anadolu Aleviler Birliği” adını da mı Alevi örgütlülüğünü bölen ve Aleviliği daraltan bir kavram olarak görüyorlar? Nasıl ki Türk-Türkmen ve Arap halkları Alevilik öncesi başka inançlardan gelmiş ve burada buluşmuşlarsa, Kürtler de İslamiyetten çok önce ortaya çıkmış olan Zerdüştlükten etkilenmiş veya ondan çıkarak; o kaynağın değerlerini Aleviliğine katarak kendi tarihi yolculuğuna devam etmektedir.

Akan ırmağın önünü kesmemeli

Elbetteki Alevilik bu tarihsel yolculuğunda diğer dinlerle karşılıklı etkileşimlerde bulunarak bugünlere gelmiştir. Bu nedenle, farklı ulusal kimliklerden ve farklı tarihsel geçmişlerden farklı ırmaklar gibi akıp gelmiş olsakta, hepimizin buluştuğu yer Alevilik denizi olmuştur. Bu gerçekliği, yani bu denizi yok sayarak, kendi ırmağının adı olan Kürdistan ve ya Mezopotamya adının kullanmamsını eleştirmek, özünde ortak denize akan ırmağın önünü kesmek, Alevileri bölmek-Kürdistanlı Alevileri dışlamak değil midir? Unutulmasın ki, farklı kollardan akan ırmakların toplamıdır Alevilik. Bir yoksa, bütün eksiktir. Her koldan gelen kendi başına “bir” dir. Hepimiz birbirimizin toplamıyız. Ama bu toplamın içinde de kendimiziz. Bu nedenle birimiz bir diğerimize, “kendi adını kullanırsan bölünürüz” derse, kendisinin bu “bir, içinde ki yerini de inkar etmiş olur.
Bakmak ile görmek farklıdır. Aleviler sadece yetmişiki millete bir nazarda bakmaz. Aynı zamanda her milleti görür ve anlar. Her milleti, ulusal ve inançsal kimliği ve de üzerinde yaşadığı coğrafya ile görür ve zenginliğine katarak benimser. Çünkü Alevilikte “yol bir sürek binbirdir.” Tek ocak, tek pir, tek mürşit, tek cem… gibi tekleştirme yoktur. Aksine aynı bahçedeki binbir çiçek gibi uyum içinde açarlar. Aleviliğin merkezinde insanın olduğu söylenirken, o insan inançsal ve ulusal kimliği olmayan, içi boşaltılmış köle bir insan değildir. Zaten kendini bilmek demek de kendini kimlikleriyle ve maneviyatıyla-özüyle bilmektir. Aleviliğin evrenselliği bu temelde zalime ve ona hizmet edenler dışında herkese kucak açan bir evrenselliktir.
İşte bu ilke ve zeminden hareketle, Mezopotamya’da yaşayan Alevilerin kendilerini, “Mezopotamya Aleviler Birliği” adıyla tanımlaması, o topraklarda yaşayan Arap Alevileri gibi diğer halklardan Alevileri de kucaklaması demek olduğu kadar, kendisini sadece Kürdistan’la sınırlamaması da demektir. Bir kolunu Mezopotamya’ya uzatırken diğer kolunu da Türkiye‘ye uzatması ve birlikte dünyaya kucak açması takdir edilecek bir hamledir. Önümüzdeki süreçte de Halkların Demokratik Kongresi Türkiye cephesinden bu kucaklaşmanın konferansını yaparak, bundan rahatsızlık duyan zalimleri daha da korkutacaktır. Ki Almanya Demokratik Güçler Platformu’nun ilanından hemen sonra Avrupa’da ki Alevileri tehdit eden ve hedef gösteren de başbakan T.Erdoğan olmuştur. Tam da onlara bu korkuyu yaşatırken bizlere zarar veren ve içeriği tam olarak bilince çıkartılmamış bir iç tartışmayla enerjimizi buralarda harcayarak, birliği ve birlikte mücadeleyi zaafa uğratmak, zalimlerin işine yarar.

Eleştiri birliğe hizmet etmeli

İlk olması itibariyle, konferansın varsa eksiklerine yönelik eleştiri yapılmaya elbette devam edilmelidir. Ama bu eleştiriler asla ayrışmaya hizmet etmemeli ve kendi meclislerimizde cemal cemale yapılmalıdır. Alevilerin burada esas olarak dikkat etmesi gereken, Amed (Diyarbakır) Alevi Konferansı‘nın devlet dışı olup olmaması ve inanç örgütlenmemizi geliştirip geliştirmeyeceğidir. Doğası ve karakteri gereği inanç örgütlenmesine dayalı olması itibariyle, Alevilerin bir ocağa ve dedeye bağlı olarak bir merkezden yönetilemeyeceği de bir gerçektir. Nerede bir Alevi topluluğu varsa ve hangi Pir ve Ocağa bağlıysa, inanaçlarının gereklerini de buna dayalı yürütmesi de en gerekli olanıdır. Bu anlayış temelinde yaratılmış ortak örgütlenmeler ise, kendi özerk ve özgünlüklerini koruma esası üzerinde olabilir ancak. Tarihinde katı merkeziyetçilik olmayan Alevilere en uygunu da budur zaten. İnanç önderlerinin temsilciliğinde ve farklı dernekleri bünyesinde taşıyan bir konfederatif örgütlenme, Alevilerin demokratik komünal değerlerine de en uygun olanıdır.
Şimdi bu anlayıştan hareketle Amed Alevi Konferansı’na baktığımızda, Kürt Alevilerinin kendilerini ahlaki ve politik toplum esası üzerinde, kendi özgürlük ve demokratik sistemini kurmak için örgütlendiğini görmekteyiz. Bu nedenle, Kürt ulusal kimliğini bir kenara koyamaz. Bu birleşik (iki yönli) bir mücadeledir. Bunun yanın da ulusal-demokratik hakları içinde mücadelesini vermek durumundadır. Örneğin bir Alevi kadın, hem ulusal, hem inançsal ve hem de cins mücadelesini vererek özgürleşebilir. Genel olarak Aleviler, sınıfsal, ulusal, siyasal, demokratik, ekonomik, ekolojik, toplumsal ve cinsiyet özgürlükçü bir mücadele içerisinde olmalıdırlar.
Alevilerin sadece inançsal hakları için mücadele etmesini istemek, bu nedenle mahkum edilmesi gereken tehlikeli ve bölücü bir anlayıştır. “Biz Aleviyiz, Kürt değiliz veya biz Zazayız Kürt değiliz sözleri kadar, Aleviliği bir coğrafya adıyla anmak yanlıştır” sözü de tehlikelidir. Çünkü, TC devletinin Aleviler üzerindeki politikalarının temelinde esas olarak Kürtlüklerinden vazgeçirmek yatmaktadır. Bu objektif durum nedeniyledir ki, Aleviler ulusal birlikleri için de mücadele etmelidirler. Buna karşı çıkmak, “ulusal birliğinize karşı çıkanlara boyun eğin. Ulusal kimlik gereksizdir” demektir. Bu nedenle Alevilerin Mezopotamya adıyla örgütlenmesine karşı eleştiri yapılırken, samimi de olunsa, bu tür eleştirilerin hangi zihniyetin işine yaradığına dikkat edilmelidir.
İlkler her zaman beraberinde yetmezlikleri, eksik ve zaafları da taşır. Bunlar yolda düzeltilir. Önemli olan ilkesel olan devlet dışılığın korunmasıdır. Diyarbakır Alevi Konferansı’da Kürt Alevilerinin bir ilkidir. Teknik veya ilkesel olmayan yanlış ve eksiklerine bakarak, onun devrimsel önemini görmezden gelerek ve bahanelerle çekip gidilmemelidir. Çünkü tarih, kendine yaraşır adımları bahanelerle hiçe saymayı affetmez. Bu, eleştirenler kadar eleştirilenler içinde böyledir. Diyarbakır’dan uzanmış olan Kürt Alevilerinin uzattığı eli bu sebeple geri çevirmek doğru bir tutum değildir. A.Gündük ve aynı düşünceyi paylaşan canlar, eleştirilerinde iyi niyetli olsalarda, Kürdistan’ın TC tarafından sömürgeleştirilerek, 250 bin Km karelik toprağının ilhak edildiğini, Diyarbakır’da yapılan Alevi Konferansı’nı düzenleyenlerin Kürdistanlı Aleviler olduğunu, ama Türkiyeli halklarla da ortak bir mücadele hattında buluşmayı hedeflediklerini bilince çıkartamlıdırlar. Alevi Hareketi’ni bölmekle suçlanan insanlar, yıllardır her türden bölücülüğe karşı mücadele etmektedirler. Eğer buna rağmen eleştirilecek yanlar varsa, öncelikle bir araya gelerek karşılıklı eleştiri ve özeleştirileri gerçekleştirmektir. Yani anlamaktır. Bu nedenle pusu da bekleyen zalimin işine yarayan yazılı açıklamalardan uzak durmak ihtiyacımız olan davranış biçimidir.

Aleviler tek bir kalıptan çıkmadı

Kürt Alevi örgütlenmesine resmi ideolojisinin etkisiyle bakılmamalıdır. Bu konuda zihinlerin netleşmesi gerekmektedir. Çünkü Kürt Aleviler ve genel olarak Kürtler bu cumhuriyeti reddetmektedirler. Onların zihinlerinde kendi ülkesi var. Ama bu konferans, Türkiyeli olduğu kadar Ortadoğulu halklarla da ortak mücadeleyi kapsıyor. Türkiye cephesindeki Aleviler ise, Kürdistanlı kardeşleriyle nerede nasıl ve hangi temelde ortaklaşacaklarının ve birlikte özgürlük mücadelesini nasıl örgütleyeceklerinin telaşını duymalı ve hazırlığını yapmalıdırlar. Kürtler bu temelde kendilerini ulusal ve inançsal temelde özgürlüğe hazırlıyor ve şimdiden onun kurumlaşmalarını yaratıyor. Mezopotamya Aleviler Birliği de işte bu kurumlaşmanın mevzilerden biridir. O mevziyi kuranlar yeterli özeni göstermedikleri için eleştirilebilirler elbette. Ama onları karalamak; “Alevi Hareketi’ni bölmek”le suçlamak, özünde kendini karalamak ve bölmektir. Bu mevzide yer almak başka, kendi mevzisinden onlarla dayanışmak başkadır. Buradaki ilkesel duruş, devletten uzak olmaktır. Türkiye ve Kürdistan’da ki devlet dışı her demokratik kurum birer özgürlük mevzisidir. Gerilla da kendi koşullarına uygun mevzilenmiştir. Bütün bu mevzilerin toplamı halkların özgürlük cephesi’dir. Bir mevzinin kendine verdiği adı eleştirerek çekip gitmek, bu genel cepheye hizmet etmez. Eğer herkes meseleye bu geniş pencereden bakarsa, kendi durumunu ve meselenin ciddiyetini de doğru kavrar.
Alevileri parçalara ayırarak birbirine düşürmek ve kalanları da kendi yedeğinde tutmak bir devlet politikasıdır.
Mezhepler savaşı özlemi çeken AKP’nin ve onun bağlı olduğu sermaye güçlerinin sevinçlerini kursaklarında bırakacak kadar yapıcı adımlar atmak, içinden geçmekte olduğumuz bu süreçte çok önemlidir. Aleviler tek bir kalıptan çıkmadığı için, ulusal ve inaçsal kimi farklarını ayrışma unsurları olarak görmek yerine bir, iri ve diri olmaya odaklanmak ve toplumsal bir mücadele yürüten Özgürlük Mücadelesi ve devrimci-demokrasi güçleriyle omuz omuza olunmak daha gerçekçi ve gerekli olnıdır. Diyarbakır Alevi Konferansı ve  burada kararlaştırılan “Mezopotamya Aleviler Birliği” bu mücadelede oldukça önemli bir yere sahiptir.
Diyarbakır Alevi Konferansı, zalimlerin en çok korktukları ve beşyüz yıldır birbirlerine düşman yapmaya çalıştıkları Alevilerle sünnilerin, Şeyh Said ile Seyid Rıza’nın buluşturulduğu konferans olmasıyla da tarihe bir cevaptır. Dedelerimizin ve ninelerimizin başaramadığını başarmak için atılan değerli bir adımdır. İkincisinin Dersim’de olacağı bu Konferansla daha da güçlü olunacaktır. Konferans salonuna asılan Alevi devrimci önderlerden Mazlum Doğan, İbrahim Kaypakkaya, Hüseyin Cevahir ve Seyid Rıza da tıpkı Alevi derneklerinde resimleri asılan Sivas Madımak Şehitleri gibi Alevilerin değerleridirler. Bunlara karşı çıkmadan önce çok iyi düşünülmelidir. “Sakine Cansız Alevi Kadın Akademisi” ise, Alevi tarihinde bir ilk olması itibariyle de dev bir adımdır. “YOL BİR SÜREK BİNBİRDİR” diyerek, yetmişiki milleti ulusal ve inançsal kimlikleriyle ve de özgünlükleriyle görelim, tanıyalım ve bu inançla gerçeğin demine hü diyelim.

HÜSNÜ ÇAVUŞ