Suriye’de devam eden çatışmaların en önemli sonuçlarından biri ve belki en çok gözardı edileni; savaştan kaçan insanların başka ülkelere göçü. Bu durum Türkiye’nin gündeminde yankı buluyor, ama daha çok bu kişilerin yerleştikleri yerlerde yerli nüfusu tehdit eden davranışları ile... Hatay, Urfa, Antep ve benzeri şehirlerde yaşanan saldırı ve şiddet olaylarıyla anılıyor adları, bir de yerli esnafı tehdit eden ticari faaliyetleri ile... Mağduriyetlerini ise kimse görmek istemiyor.

Sağlanan hiçbir koşul, savaşın yarattığı bu mağduriyeti örtemese de, Türk devletinin geçici vatandaşlık numarası vererek hukuki statü kazandırdığı ve koruma altına aldığı muhalif, Sünni Müslüman Suriyeliler için AKP Hükümetinin koruyuculuğundan söz edilebilir. Ancak bu göçün, “savaştan kaçalım da nereye olursa olsun” duygusu ile yapıldığının en iyi örneğini, Suriyeli Kürt ve Alevilerin Türkiye topraklarına göçü oluşturuyor.
Kendi ifadelerine göre, Suriye’de de ayrımcılığa uğrayan bu kesimler, Türkiye’de de ayrımcılığa uğrayacaklarını, kendi Alevilerini, Kürtlerini sevmeyenin, onlara kucak açmayacağını biliyorlar. Ancak savaşla gelen ölümün soğukluğu karşısında belli ki uğrayacakları ayrımcılığın bir önemi yok. Ama başlarına gelebileceklerden korkuyorlar yine de.
Ayrıca, Suriye’de yaratılan kamplaşmanın göç edilen ülkelerde de etkisini sürdürdüğünü, yani göç ettikleri yerlerde de hem göç edilen ülkenin tutumu hem de karşıt Suriyelilerin tutumundan dolayı tehdit altında olduklarını da biliyorlar.
Bu göç dalgasının, üzerlerindeki tehdidi aza indirmek gayesiyle İstanbul, İzmir gibi batı illerine savurduğu Kürt ve Alevi Suriyeliler için yaşam buralarda da kolay olmuyor oysa.
Bir süre önce gelen ve daha çok yine yereldeki Kürtlerin desteği ile yaşamlarını sürdüren Kürtlerin arkasından, yaklaşık 20 gün kadar önce İstanbul’a gelen ve sayıları gün be gün artan üç bin Suriyeli Alevinin durumu mesela.
İlk geldiklerinde parklarda kalmışlar. Polis parklarda kalmalarına izin vermeyince kamuoyunun dikkatini çekmişler. Anlattıklarına göre, sınırdan girişlerinde Devlet yetkilileri "düşmanları” ile aynı kamplarda kalmaya zorlamışlar. Can güvenliklerini düşünerek bunu kabul etmemişler ve fark edilmeden yaşayabilecekleri büyük şehirlere gelmeyi düşünmüşler. İstanbul’a gelişleri de böyle.
Ancak kapalı mekanlar yerine parkları tercih ediyorlar. Birbirlerinden ayrılmaya karşı da direnmişler. Tecavüz edileceklerinden, alınıp satılacaklarından, öldürüleceklerinden korkmuşlar. Bu korkuyu bir nebze atınca kabul etmişler kendilerine sunulan yardımları.
Kamuoyuna yansıyan haberler üzerine ilk önce Alevi örgütleri ilgilenmeye başlamışlar bu kişilerle. Cem evlerini barınma mekanı olarak düzenlemişler, acil insani yardım sağlamışlar. Valilik, kaymakamlık, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ve Avrupa Birliği temsilciliği nezdinde yapılan girişimler ve ısrar sayesinde bir kapalı spor salonunun tahsisi sağlanmış. Buradan da gece vakti gözaltına almaya kalkışmış polis. Ayrıca yapılan yardımları önlemek için de baskı yapıyormuş halen.
Sırf İstanbul’da üç binden fazla Suriyeli göçmen var bu gün. İletişime geçilenlerin sayısı bin bile değil. Onları daha çok kafeterya ve lokanta önlerinde yardım isterken ya da otoyollarda mendil satarken görüyorsunuz.
Devlet kamplarda kalanlara sağladığı geçici vatandaşlık uygulamasını bu kesime de sağlama konusunda isteksiz. Zaten, onlar da istemiyorlar savaşı kışkırtan ve taraflı davranan Türk devletinin resmi kayıtlarına girmeyi. Yaşadıkları güvensizlik, yaşam ve değerlerini koruma kaygısının yoğunluğu, insan olanın canını acıtıyor, insanlığından utandırıyor her anlamda.
Bu kişileri devlete mecbur etmeden de yapılacak bir şeyler var elbet. Şu soruları cevaplayıp harekete geçmemiz mümkün örneğin. Zaten zulüm olan savaşa mı, insanların zorunlu olarak ülkelerini terk etmek zorunda kalmalarına mı, göç ettikleri yerlerde yaşadıkları çaresizliğe ve zulme mi, hepsine mi, neye nasıl müdahil olabiliriz?