
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, Sivas Katliamı ile gerçek bir hesaplaşmanın ancak devletin Türkçü-İslamcı karakterinin değişmesiyle mümkün olacağını söyledi. 2 Temmuz 1993’te gerçekleşen Sivas Katliamı’nın 19.yıldönümü vesilesiyle KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu ile yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünü yayınlıyoruz.
Sivas Katliamı’yla gerçek bir yüzleşme nasıl olmalıdır? Sizce demokrasi güçleri Sivas Katliamı’nı nasıl anmalıdır?
Sivas Katliamı’yla gerçek bir yüzleşme sadece yaşanan olay etrafında olursa gerçek bir yüzleşme anlamına gelmez. Bu olayın ortaya çıkardığı tarihsel nedenleri, toplumsal nedenleri görmezlikten gelmek anlamına geleceği gibi, devletin Alevilerle ilgili politikasını anlamamak ya da bu politikanın değişmesi için gereken sonucu çıkarmamak olur.
Her şeyden önce devletin Türkçü-İslamcı karakterinin değişmesi gerekiyor. Devletin ulusal ve etnik kimliklere eşit mesafede olması gerekiyor. Ulusal ve etnik kimliklere nötr olması gerekiyor. Nötr derken hakim olanın hakimiyetini, avantajını sürdürmesi anlamında söylemiyoruz. Aksine devlet eğer nötr olacaksa, eşit mesafede olacaksa bunun anlamı aynı zamanda tarihte yapılan hataları gidermek ve haksızlıkları telafi etmek anlamına gelmektedir. Bu yönüyle de Alevi kimliğinin açıkça anayasa ve yasalarda güvenceye alınması, ibadet özgürlüğünün açıkça ifade edilmesi gerekiyor. Devletin geçmişte tek kimlik, tek kültür, tek inanç politikasının bu katliamlara yol açtığının görülmesi gerekiyor. Devlet açısından bunun tarihsel olarak özeleştirisinin verilmesi gerekiyor.
Sadece devlet açısından bir özeleştirinin verilmesi de yetmez. Çünkü şimdi siyasal İslamcılar, buna AKP de dahil, Sivas Katliamı‘ndan devlet sorumludur, bizlerin hiçbir suçu yoktur deyip bu tür olaylardan kendilerini sıyırmaya çalışıyorlar. Tarihteki bütün katliamlar da belirli düzeyde devlet politikasının sonucu meydana gelmiştir. Ama bu devlet neden hep Sünni-Alevi gerilimini kullanmıştır, bunun sonucu Alevilerin katledilmesi gerçekleşmiştir, bunun da izah edilmesi gerekiyor. Eskiden beri Aleviler üzerinde oluşturulan önyargılar var, düşmanlıklar var. Tabii ki dinin devlete bulaştırılmasıyla birlikte din devletin ideolojik aygıtı haline geldiği gibi, iktidarlarını sürdürmede kullanmak için insanlar farklı inançlara düşman haline getirilmiştir. Bunu görmeden doğru bir yüzleşme olabilir mi? Bu açıdan bu devlete alet olma konusunda, Sünnilerde Alevi önyargısı ve düşmanlığını oluşturmada bir kısım inanç önderlerinin ve Sünni-İslam’ın örgütlendirildiği kurumların sorumluluğu da vardır. Katliamı sadece devlete, devlet içindeki bir kısım güçlere mal edilirse bu zihniyet yine değişmez, bu katliamla gerçek anlamda yüzleşme olmaz.
Yaklaşımlar neydi?
O dönemde Refahçılar Sivas olaylarına nasıl yaklaştı, Fethullahçılar nasıl yaklaştı? Katliamdan sonra sorumlu olarak Aziz Nesin’i görmediler mi? Kışkırtma olarak değerlendirmediler mi? Kışkırtılmış, bu nedenle ölümler olmuş biçiminde bir yaklaşım göstermediler mi? Bu katliamın ortaya çıkmasındaki oluşan önyargıların, düşmanlıkların ve bunu yaratanların sorumluluğunu ortaya koymamışlardır. Aksine bu katliamdaki sorumluluklarını örtmek için Aziz Nesini günah keçisi yapmışlardır. O dönemdeki basına bakılırsa esas suçlu kışkırtma yapan Aziz Nesin ve Alevi aydınlardır. ‘Devlet içindeki bir kısım güçler’ söylemi, o günlerde yoktur. Yıllar sonra bu tür değerlendirmelere gidilmiştir. Fethullahçılar ve siyasal İslamcılar bu tür söylemlerle kimseyi kandıramazlar. Sivas Katliamı 2 Temmuz’da mı olmuş? Açılsın 3-4-5-6, o Temmuz ayındaki bütün yazılar okunsun, değerlendirilsin, bakalım ortaya ne çıkacak? Bu açıdan gerçek bir yüzleşmenin olabilmesi için AKP’lilerin, Fethullahçıların, kimi İslami yayın organlarının da özeleştiri vermesi gerekiyor. Hem güncel ve o dönemdeki durumdan özeleştirilerini vermeleri gerekir hem de tarihte böyle bir algı oluşturanların sorumlulukların ortaya konulması gerekir. Yoksa ucuz olarak derin devleti suçlayarak işin içinden sıyrılmak olmaz.
Hesaplaşma esas olarak da Türkiye’nin demokratikleşmesi çerçevesinde ele alınması gerekiyor. Belirttiğimiz hesaplaşma zihniyeti, yaklaşımı ancak demokrasi içinde olabilir, demokrasi kültürü içinde olabilir; demokrasi mücadelesiyle olabilir. Demokratik örgütlenmeler ve demokrasi mücadelesi geliştirilemezse, sadece bazı doğruları belirtmekle Sivas Katliamı‘ndan hesap sorulmuş olmaz. Bu açıdan demokrasi güçlerinin olaya daha kapsamlı bakması gerekir. Tabii ki güncel olarak katliamın suçlularından hesap sorulmasını istemek, Alevilerin güncel taleplerini sahiplenmek, bunun için mücadele etmek doğrudur. Ama bir daha Sivas Katliamı gibi katliamlara uğranılmak istenmiyorsa esas olarak devletin karakterinin sorgulanması, devletin tekçi, tek kültür, tek inanç anlayışının katliamlara yol açtığı görülerek Erdoğan’ın sürekli ifade ettiği ulus-devletçi tek tek tek anlayışının sorgulanması gerekir. Çünkü Erdoğan tek din de dedi. Bir zamanlar tek dil dedi. Bunlar dil sürçmesi değildi. Kesinlikle ulus-devletçi zihniyetin kültürel ve inançsal olarak tek tipleşmiş, tek renk toplum yaratma projesinin dile gelmesiydi. Bu açıdan ulus-devlet anlayışı sorgulanmadan Sivas Katliamı’yla gerçek anlamda hesaplaşma olabilir mi? Bu yönüyle demokrasi güçlerinin Sivas Katliamı’yla gerçek anlamda hesaplaşması açısından başta ulus-devlete karşı mücadele vermesi lazım. Diğer taraftan gerçek demokratik bir anlayışla bu tür katliamların sorgulanması gerekir. Kendilerini ulusalcı ve laik olarak gösteren ve Alevileri oy deposu olarak gören, Alevileri kendisine yedekleyen bazı kesimler Sivas Katliamı’na tepki gösteriyorlar, ama konu Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi olduğunda şovenist yaklaşıyorlar. Bunlar gerçek anlamda Sivas Katliamı’yla hesaplaşabilir mi?
Öte yandan demokrasi güçlerinin Alevilerin bir daha bu katliama uğramaması açısından Alevilerin özgün örgütlülüğünü desteklemesi gerekiyor. Aleviler özgün örgütlenebilmelidir. Alevilerin bir de inançsal kimliği var. Kürt Aleviler iki kimlikli örgütlenebilirler, mücadelelerini yürütebilirler. Hem Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi içinde yer alabilirler hem de kendilerini özgün olarak Alevi inanç örgütlerinde örgütleyebilirler. Belirli Aleviler sol sosyalist güçler içinde yer alabilirler. Onlarla siyasal mücadele yürütebilirler, ama diğer yandan kendi inanç örgütlerini de geliştirebilirler. İki kimlikli olmak yanlış değildir. Günümüz demokratik zihniyetinde insanlar zaten iki kimliklidir, üç kimliklidir, birçok şapkayı taşır. Bu demokrasinin gereğidir.
Hareketinizin bu katliamla ilgili, bundan sonraki yaklaşımı ve tavrı nasıl olacaktır?
Hareketimizin bu katliamla ilgili tavrı açıktır; daha ilk günden ortaya koymuştur. Sivas Katliamı’nın olmasıyla birlikte her yerde Sivas Katliamı’nı protesto eden yürüyüşler de yapmıştır, seminerler yapmıştır, toplantılar yapmıştır. Bu katliamı kınadığı gibi, bu katliamın nedenlerini, tarihsel arka planını ortaya koymaya çalışmıştır. Bu yönüyle Sivas Katliamı’na en büyük tepkiyi veren hareket kesinlikle Kürt Özgürlük Hareketi olmuştur. Belki 1993 yılında Kürdistan’da, Türkiye’de çok yoğun bir baskı ortamı olduğu için mitingler, toplantılar, yürüyüşler yapamamıştır, ama bulunduğu, etkili olduğu her alanda gerçekten de Sivas Katliamını protesto eden, şehitlerini anan, onların anılarını özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yaşatma sözü veren Kürt Özgürlük Hareketi olmuştur.
O zaman Avrupa’da boydan boya Sivas Katliamı’nın nedenleri ve Sivas Katliamı’na karşı Özgürlük Hareketi’nin tutumunu ortaya koyan toplantılar ve seminerler yapılmıştır. Bunu Avrupa’daki halkımız çok iyi bilmektedir. Bu yönüyle tepkisiz kalmadık ve bundan sonra da tepkisiz kalmamız mümkün değildir. Çünkü Sivas Katliamı tekçi bir zihniyetin ürünüdür. Tek kültür, tek inanç yaratma politikasının bir parçasıdır. 1990’lı yıllarda Kürdistan’da boydan boya gerçekleşen katliamlarla Sivas Katliamı aynı zihniyetin ürünüdür. Binlerce faili meçhul cinayeti gerçekleştirenlerle Sivas Katliamı’nı yapanlar aynı zihniyet sahipleridir. Sivas Katliamını gerçekleştiren zihniyet, ona ortak olan zihniyet, o suçun parçası olan kişiler ve topluluklar aynı dönemde, 1990’lı yıllarda Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı düşmanlık yapan çevrelerdir. Derin devletin amaçlarından söz ediyoruz, Kürt Özgürlük Hareketi’yle Alevilerin birleşmesinin engellenmesinden söz ediyoruz. Bu zihniyet Alevilere yönelik böyle katliamlar yaptığı gibi, Kürdistan’da da Kürt halkını nasıl sindirdiğini, nasıl katlettiğini biliyoruz. Binlerce faili meçhul cinayet, köy yakmalar yıkmalarla Sivas Katliamı’nın olduğu günler aynı günlerdir. Dolayısıyla Sivas Katliamı bizim açımızdan doğrudan Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yapılmış bir katliamdır.
Tabii ki somut olarak Alevilere karşı yapılmış bir katliamdır, ama siyasal olarak o dönemde Türkiye’deki özgürlük ve demokrasi mücadelesini yürüten güç olarak bize karşı yapılan bir katliamdır. Bu açıdan bundan sonra da bu katliamın suçlularından hesap sormaya çalışacağız, bu katliamın arkasındaki tarihsel, toplumsal, siyasal nedenleri sorgulayacağız ve bunlara karşı mücadele edeceğiz. Sivas Katliamını yapan devlet gerçeğinin, zihniyet gerçeğinin değişmesi için mücadelemizi yürüteceğiz.
Kaldı ki bugün gelinen aşamada Kürt halkının özgürlüğüyle Türkiye’de sadece Alevilerin değil, bütün ezilenlerin özgürlüğü iç içe geçmiştir. Hepsinin kaderi birdir. Kürt Özgürlük Hareketi, Kürt halkı özgürleşmeden Alevilerin, diğer kimliklerin özgürleşmesi mümkün değildir. Kürt Özgürlük Hareketi de diğer kimliklerin özgürlük mücadelesini vermeden Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi’ni vermesi, demokrasi mücadelesi vermesi mümkün değildir. Bu açıdan bundan sonra da Alevilere yönelik her türlü saldırıya karşı koyacağız. Her türlü saldırının karşısında ilk önce biz duracağız.
Başka kimliklerin, başka ezilenlerin sorunlarına ilgisiz kalan Kürt halkı kendi özgürlüğünü sağlayabilir mi, mümkün mü? Dünyada başka gruplar, kişiler kendi haklarını şu ya da bu düzeyde elde edebilir, ama Kürtler kesinlikle bu coğrafyada diğer halkların, toplulukların özgürlük ve demokrasi mücadelesini savunmadan, onların haklarını savunmadan Kürt halkının özgürlüğünü ve demokrasisini savunamazlar. Çünkü Kürt halkı gerçekten de dünyada görülmemiş özgürlük ve demokrasi düşmanı bir güçle karşı karşıyadır. Özgürlük ve demokrasi düşmanıyla mücadele etmek ancak çok rafine bir özgürlük ve demokrasi anlayışıyla mümkün olabilir. Bu da bütün farklı etnik toplulukların, ezilenlerin haklarını savunmak anlamına gelir.
Alevilerin bir daha böyle katliamlara uğramaması, özgür kimlikle inançlarını koruyarak geliştirip yaşaması için sizin yaklaşımınız nedir?
Biz Alevilerin bir daha bu tür katliamlarla karşılaşmaması için kesinlikle özgürlük ve demokrasi mücadelesi içinde yer almaları gerektiğine inanıyoruz. Tabii bunu örgütlülükleriyle yapmaları gerekiyor. Bir taraftan hem kendi özgün örgütlenmelerini gerçekleştirmeleri hem de demokrasi mücadelesi içinde yer alan, bu mücadeleyi yürüten siyasi güçler içinde yer almaları gerekiyor. Yani böyle iki kimlikli bir yaklaşımla demokrasi mücadelesini yürütmeleri gerekiyor. Aleviler açısından özgür kimlikle yaşamanın, inançlarını koruyup geliştirmenin yolu Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesinden geçmektedir. Alevilerin de gerçek anlamda özgür olması, yaşanan kültürel soykırımdan kurtulup kendi kimlikleriyle, kültürleriyle örgütlü ve özgür yaşamaları, hatta özerk yaşamaları Türkiye’nin demokratikleşmesiyle mümkündür. Türkiye’nin demokratikleşmesinin anahtarı da Kürt sorununun çözümüdür. Bu yönüyle Aleviler kendi kimliklerinin özgürleşmesi, inançlarını koruyarak geliştirmeleriyle Kürtlerin varlığını korumaları ve özgürlüğünü kazanmalarının kaderinin birbirine bağlı olduğunu görmelidirler. Böyle bir ortak kaderle birbirlerine bağlı olduklarını anlamalıdırlar. Bunu anlamamak, Türkiye gerçeğini anlamamak Alevi gerçeğini anlamamak olur. Bu açıdan özellikle bazı Alevi derneklerin ve vakıfların, Türkiye’nin özgürlük ve demokrasi sorunlarıyla ilgilenmemeleri, Türkiye’nin en temel özgürlük ve demokrasi sorunu olan Kürt sorunu konusunda devletçi yaklaşım içinde olmaları kesinlikle en başta da Alevilere ihanettir. Kürtlerin özgürlük ve demokrasi mücadelesine sıcak bakmayan hiçbir Alevi örgütü, hiçbir Alevi kesinlikle Alevilerin çıkarını savunmuyor demektir. Alevilerin çıkarına ihanet içindedir demektir. Bir kere bu denklemin çok iyi kurulması gerekiyor.
Alevilerin özgürlük ve demokrasi mücadelesinde Türkiye’deki en büyük müttefiki Kürt halkıdır. Kaldı ki Alevilerin çoğunluğu zaten Kürt’tür. Bu yönüyle hem kimliksel olarak özgürleşmeleri, hem inançsal olarak özgürleşmeleri Kürt sorununun çözümü, Kürt halkının ulusal varlığını ve özgürlüğünü koruması temelinde Alevilerin kendi kimliklerini koruması ve özgürleşmesi anlamına gelmektedir. Biz Alevilerin özgürlük ve demokrasi sorunlarına böyle yaklaşıyoruz. Tabii ki biz hareket olarak Alevilik şöyle tanımlansın, Aleviler illa da şöyle yapsın gibi bir yaklaşım içinde değiliz. Ama özgürlük ve demokrasi hareketi olarak tabii ki Alevilerin özgürlük ve demokrasi mücadelesi içinde yer alması gerektiğini söyleriz. Bu yönüyle kendi özgün örgütlenmelerini geliştirmeleri anlamlıdır. Ama bu örgütlenmeler özgürlük ve demokrasiyle bağlantılandırılırsa doğru ele alınmış olur. Özgürlükle ve demokrasi mücadelesiyle bağlantılandırılmayan Alevi örgütlenmesi, Alevi kimliği, Alevi yaklaşımı kesinlikle bir saptırmadır, psikolojik savaşın oyununa gelmektir, kendini aldatmaktır, kandırmaktır. Bugün bir kısım Alevi vakıfları, Alevi önderleri denen kesimler, aman PKK’ye bulaşmayalım, PKK’den uzak durun demektedirler. Alevilere rahatlamak için devlete yaklaşın demektedirler. Bu tür yaklaşımlar kesinlikle Aleviliğe ihanettir, Aleviliğin tarihsel karakterine ihanettir.
Aleviler devletten uzak durarak Türkiye’nin özgürlük ve demokrasi mücadelesi içine katılırlarsa, bu konuda başta Kürtler olmak üzere demokrasi güçleriyle birlikte hareket ederlerse doğru tutum takınmış olurlar. Kürtlerden uzak kalarak, hatta Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı devletin bakışıyla yaklaşarak bırakalım Alevilerin rahatlamasını sağlamayı, aksine özgürlükten ve demokrasiden yoksun olarak her türlü katliam ve baskıyla bundan sonra karşılaşmanın devam ettirmesini istemek olur.
Kürt Özgürlük Hareketi geçmişten beri hep Alevilerin özgürlük ve demokrasi sorunlarıyla ilgilenmiş, Alevilerin kendi kimlikleriyle özgür kimliğiyle var olmasını, inançlarını yaşamasını her zaman istemişlerdir. Önder Apo’nun yaklaşımı ortadadır. Önder Apo her zaman Alevilerin olumlu özelliklerinden övgüyle söz etmiştir. Alevilerin tarih içindeki hak, adalet mücadelesinde, yine devlete karşı, zulme karşı mücadelesinde gösterdiği fedakarlığı hep takdirle anmıştır.
Devlet dışı olmak özgürlüktür
Bu gerçekler ortadayken kimi Alevi derneklerinin, federasyonlarının Alevileri özgürlük ve demokrasi mücadelesinden uzaklaştıran, sadece kendi sorunlarıyla ilgilenirse özgürlük ve demokrasi kazanacağını söyleyen yaklaşımların Alevi toplumunu aldatmaktan başka bir anlama gelmemektedir. Aleviliği devletle buluşturmak kadar kötü bir şey olamaz. Aleviliğin en önemli özelliği devlet dışı toplum olmalarıydı. Devlet dışı toplum olmaktan zarar görmüş olabilirler, ama bugün devlet dışı olmak büyük bir özgünlüktür, güzelliktir, ödüldür, büyük bir değerdir. Hatta devlet dışı toplum olmak, tarih içinde böyle bir toplumsal gerçeğe sahip olmak bugün aslında sadece Türkiye’de değil, bütün Ortadoğu’da özgürlüğün ve demokrasinin mayası olmaktır, özü olmaktır. Alevilik tabii ki bu kendi tarihine dayalı güzelliğiyle yaşayacaktır. Bu güzelliğine uygun bir tutum takınacaktır. Bu tarihsel değerlere uygun bir dünya görüşü olacaktır. Olaylara, olgulara Aleviliğin tarihinden gelen hak, adalet, eşitlik duygularıyla yaklaşacaktır. Ancak böyle yaklaşılırsa Alevilik temsil edilebilir. Aleviliğin tarihine, özüne yaklaşım, tutum gösterilebilir. Bunun dışındaki her tutum devletle ilişkilenme ve bencil çıkarlarla bozulmuş bir Alevilik anlamına gelir. Bu tür eğilimler Aleviliği bir nevi Hızır paşanın sofrasına oturtmaktır. Pir Sultan’ın yaklaşımı ortadır. Devletin yemeğini benim köpeğim bile yemez demiştir. Çünkü devletin yemeği kirlidir, kanlıdır. Zulüm ve baskı üzerine kurulmuştur.
Aleviler hem kimliklerini, özgürlüklerini devleti demokratikleştirerek güvenceye alabilirler. Alevilerin özgür kimliğini koruyarak yaşamasını sağlayacak, demokrasiyi elde edecek bileşenleri ortaya çıkmıştır, ittifakları ortaya çıkmıştır. Bunlar başta Kürt Özgürlük Hareketi’dir, Kürt halkıdır, demokrasi güçleridir, sol güçlerdir. Bunlardan uzak durarak Alevi kimliğinin özgürleşmesi sağlanacak demek ya kendindi kendini kandırmaktır ya da Aleviliği devlete pazarlamaktır. Biz Alevilerin bir daha bu katliama uğramamasının yolunun özgürlük ve demokrasi güçleriyle birleşmesinden geçtiğini görüyoruz. Bunun için de Aleviler, özellikle son on yıllarda nasıl ki sol ve sosyalist ve demokrasi güçleri içinde yer alarak devlete karşı tutum içinde oldularsa günümüzde de bu geleneği sürdürerek başta Kürt Özgürlük Hareketi olmak üzere demokrasi güçleriyle birlikte Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesi içinde yer almaları gerekir. Bugün Alevilerin önündeki tarihsel sorumluluk budur. BİTTİ
AGİT ERDAL