
Temmuz 2011 yılında DTK tarafından ilan edilen, BDP tarafından da benimsenen; Türkiye siyasi ve idari yapısında demokratikleşmeyi sağlamak amacıyla köklü reformların yapılması için, “Demokratik Özerklik”in çerçevesini, maddeler halinde kamuoyuyla paylaştılar. Türkiye’de gelişen Kürt haraketinin konu hakkındaki son tahlili ise kısaca şöyle şekillenmektedir: “Bizler Kürt halkı olarak Türk devletinin inkar, imaha siyasetine artık tahammül edemiyoruz. Katliamları ve şiddeti kabul etmiyoruz. Bizler demokatik özerklik temelinde kendi çözümümüzü geliştireceğiz. Artık sizler, bizi yönetmeyeceksiniz! Köyümüzün mahallemizin, kasabamızın idaresi temelinde oluşan meclislerimizde vereceğimiz kararlarla bizler kendimizi yönetevceğiz.
Oluşturacağımız komünlerle kendi işlerimizi kendimiz yapıp, kendi ihtiyaçlarımızı kendimiz karşılayacağız. Hergün katliamlar geliştiren ve bunu da yönetmek olarak adlandıran devlet kurumlarını istemiyoruz! Devlet ordusu sınırda, şehir dışındaki kışlalarında kalabilir. Bizler kendi özsavunmamızı kendimiz yapacağız. Devletin güvenlik adı altında şiddeti meşrulaştırdığı, polis gücünü istemiyoruz. Kamu güvenliği yalanı ile katledilmek istenmiyoruz. Bizler toplum olarak güvenliğimizi kendimiz alacağız. Toplum olmanın tüm gereklerini yerine getireceğiz ve devlet kurumlarına muhtaç olmadan, devlet kurumlarının baskısına maruz kalmadan özgür bir toplum olarak yaşama iradesini demokratik özerklik temelinde göstereceğiz” (Serxwebûn, 2015, “15 Ağustos Atılımının 32. Yılında Demokratik özerklik Devrimini Zafere taşıyalım” Peki; Kürt haraketinin önemseyerek geliştirdiği bu pragmatik alanın tarihsel kökleri nerelere kadar gitmektedir? Meselâ; “Mezopotamya topraklarının bir yaratması olan kadim Alevilik açısında “demokratik özerk-özyönetim” paradigması (değerler dizisi) ne ifade etmektedir? Kadim Aleviliğin geçmişinde ve hatta günümüzde bile “demokratik özerk-özyönetim” nasıl ve hangi parametreler üzerinden gelişerek hayat bulmuştur?” benzeri sorulara cevap aranması gerekmektedir. Bu makalemizde, konu ile ilgili bazı verilere kısaca temas edelim!
İtikat Süreğinin Özyönetim Modeli:
Kutsal Ocaklar
Mezopotamya yaratması olan itikat süreği; Anadolu ve Kuzey/ Bakur Kürdistan‘ında (Türkiye Kürdistanı), günümüzde “Alevi” adıyla anılan Türkmen Bektaşileri ve Kürt (Dersim) Rêya Heqi Ocakları 19.yüzyıldan önce kendi aralarında iki ayrı gruptan müteşekkil yapılardı. Tarihsel varlığı içinde Batıni daileri tarafından, belli coğrafi merkezlerde tesis edilmiş bazı inanç ocakları, degahları, okulları şunlardan ibarettir: 1) Kuzey Kürdistan’daki Kürt klanlarının bağlı oldukları Dersim merkezli “Erkân Ocakları, Ocaxzâde Ocakları” da denilen “Rêya Heqi itikatı ocakları” (10.11.y.y ve 13.yy.). 2) Anadolu’da, “Hacı Bektaş Veli Ocağı” (13.y.y.) ve buna bağlı ocak yapıları. 3) İran/ Azerbaycan merkezli “Ardebil/ Erdebil Ocağı“ (Safeviler, 16.y.y.). Bütün bunlara eklenmesi gereken, yine proto dönemde tesis edilmiş Karmatiler’in; Irak’ın Küfe merkezinde 11.yüzyılda kurdukları “göçmen dailer ocağı” olan “Dar-ul Hicre ocağı/ evi”. 11. yüzyılda İran/ Irak Kürdistanı’nda Kürt klanlarının kurdukları “Ehli Haq Ocakları” Yine 11.12. yüzyılda İran’ın Kuzeyindeki, Kazvin bölgesinde Hasan Sabah’ın kurduğu “Alamut Ocağı“ Ve daha nicelerini sayabiliriz. Dersim ocaklarının bilinen başlangıcı; 10.11.yüzyılı “proto erken dönem” olarak ele alınabilir.
Yukarıda sıraladığımız yapıların tümü toplumsal özyönetim modellerine birer örnek niteliğindeki yönetsel biçimlerdir. Toplumsal olarak özgür bir yaşama dair her ne varsa; dinsel-sosyal, kültürel ve ekonomik temel gerçeklikle asırlardan beri ortak paylaşımla yol yürünmüş, erkân görülmüştür. Modern dilde ocak, örgütlü ve dolayısıyla özyönetimli toplumsal bir yaşama işaret etmektedir. Yol önderlerinin günümüze taşıdıkları itikat süreginin bu temel yapıları, modern ögeleriyle yeniden dizayn edilerek aynen yaşatılmalıdır. Çünkü bu alan; özerk bir yaşama ve toplumsal manada ise bir özyönetim anlayışına işaret etmektedir.
Alevi Halk Mahkemesi: Camât
Rêya Heq itikatı süreginde Cemat/ Comât diye bir toplanma meclisi bulunmaktadır. Kurmancî dilinde bu merasim; “Cemat kırın, Cemat ce kırın, Comât bun” gibi kavramsal benzerliklerle ifade edilir. Bu toplanmanın tek amacı, taraflar arasında meydana gelen husumetlerin giderilmesi için biraraya gelinir. Pirler divanında ve insan-i kamiller makamında toplanan husumetli canlar, sorunlarını dillendirir ve karşılıklı konuşmalar, tartışmalar sonucu taraflar uzlaştırılır. Aksi halde, yolun gereği oy birliğiyle haksız olan tarafa, ahlaki kurallar çerçevesinde bir takım düşkünlük cezaları verilir. Böylece resmi mahkemelere hiç bir can gitmeden, kendi sorununu, toplumsal bütünlük içinde haleder. Bu hukuksal süreç 1980 lerin sonuna kadar süregelmiş ve 90‘larda tamamen sonlandırılmıştır. Alevi toplumunun tarihsel geçmişinde özerk-özyönetimin sistemsel yapısına örnek verilebilecek en temel alan, işte bu cemât/ halk mahkemesidir.
Alevilerde 12 Hizmet:
Kollektif İbadet
Kürdistan ve Anadolu’da Alevi inancına mensup topluluklar, kadim geleneklerini (sosyal-siyasal, kültürel, inançsal) ve modern anlamda yaşattıkları artı değerlerini, bağlı oldukları ocak Rêberleri, Pirleri, Piripiran/ Mürşidleriyle birlikte hasbıhal ederek sürdürürler. Bu inançsal geleneklerin yaşatıldığı meydana/ zamana/ deme; “Ayin-i Cem, Civin/ Civat” derler. Bu ritüeller silsilesi, toplamda kadın-erkekli 12 can tarafından yürütülür. Bunların hepisi eşit ve gönüllü hizmetli kişilerdir. Hiç bir toplumsal inancta, icra edilen dinsel-inançsal ritüeller, 12 kişi tarafından yürütülmez! Pirler divanında gerçekleştirilen bu toplanma anında ocak bağlıları birarada olurlar. Burası aynı zamanda bir ulu divan/ mahkeme işevini de görür. Bağlılar arasında biribiriyle küs-dargın olan aileler ağır sorunları yoksa gönül rızalığıyla hemen o anda barıştırılır ondan sonra ritüellere geçilir. Hiç bir inancın ibadet anı, mahkeme işlevi görmez! Bu toplanma anında Kadın-erkek bir arada kardeşce oturulur. Evli çiftler dahi bu demde, tabiri cahizse biribirine kardeştirler.
Bu meydana gelen herkes, gücü ölçüsünde sulu ve katı lokmalar sunar. Lokmalar iç-içe karıştırılır ve ritüel sonrası karıştırılan lokmalar eşit bir şekilde dağıtılır. Hiç bir inancın ibadet anında böyle bir icraya rastlanmaz! Bütün bunlar, tarıma dayalı komün-ortakçı Alevi toplumunun yarattığı ortak değerlerdir. İşte bütün bu tarihsel süreçler, özerk-özyönetim şeklinin ilk nüveleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Unutmamak gerekir ki; 1938 soykırımı, tarıma dayalı bu özerk-komünal/ ortakçı yaşamın ortadan kaldırılmasına, geleneksel köklü hafızanın parçalanmasına yönelik bir girişimdi. Esas itibariyle Alevilik inancının kendisi, başlıbaşına özerk bir inançtır. Hiç bir inancın-dinin eklektiği değildir. Hiç bir inancın-dinin içinde telaki edilemez! Alevilik inancı; asırlardan beri Emevi (661-750), Abbasi (750-1258), Selçuklu (1040-1308), Osmanlı (1299-1922) ve genç Cumhuriyet dönemlerinde resmi İslamiyetin yönetimi altına alınan ülkeleri Kürdistan’da baskı, zulüm, sürgün, katliam, soykırımlar yaşadıkları halde yine de, kadim inançlarından asla taviz vermemişlerdir. Aleviler, bütün bu olumsuzluklar karşısında yarattıkları özyönetimsel yolağında, kendi içerisinde geliştirdikleri özerk toplumsal yapılarıyla hayatlarını sürdürmüşlerdir.