Babası onun için, “Keşke, şu üç oğlumun yerine, Aşê kızım oğlan olsaydı” dermiş. Ataerkilin hüküm sürdüğü bir coğrafyada, erkek oğlan geçer akçaydı o günlerde/halen de öyle ya...

Kız çocuğu yarın evlenip yuvadan uçacaktı. Oysa ki, kızlar olmayınca, oğlanları kimler doğuracaktı? Yaşamın kuralı olarak, neslimizin devam etmesi için, birinin erkek, birinin de mutlaka dişi olması gerektiğini ve ikisinin de birbirlerinden farksız olduğunun ayırımında değillerdi.
Baba mirası dağıtılırken, bazı yörelerde kız çocuklarına pay verilmezdi.
Evlenme çağına gelen genç kızların ve hatta evli kadınların, cemiyetlerde konuşulan bir konu hakkında fikri alınmaz ve söz söyleme hakları da yoktu. Babasının ve eşinin onayı dışında oy kullanma özgürlüğü zaten yoktu o günlerde... Ama Aşê’nin bir ayrıcalığı vardı. Ailesinde, bir şeye karar verilirken O’nun görüşüne de baş vurulurdu. ‘Erkek gibi bir kızdı!’ Bu karekterini herkese kabul ettirmişti. Köydeki evlerde erkeklerin yapabileceği tüm işleri, Aşê, yardım almadan tek başına yapardı. Odun kırar, otu ve keveni doğrardı. Kışın evlerinin üstündeki karı kürer ve evler damlamasın diye damları loğlardı.
Aşê, evlilik çağına gelince, uzakta akrabası olan ve komşu köyde oturan, çevrede sayılan, sevilen ve zengin bir ailenin oğlu ile nişanlandı. Nişanlısına Mıstıki Sullu diyorlardı. Yörenin hocasıydı. O günlerde yeni yazı henüz kabul görmemişti. Eski Arap yazısıyla okuma yazma öğretiyordu çevre köylerin çocuklarına. Elbistan, Akçadağ ve Pazarcık’a bağlı köylerde öğretmenlik yapıyordu. Ünü her yere yayılmıştı. Sevilen, sayılan ve aranan bir cemiyet adamıydı.
O günlerde köyden köye (veya aynı köyden) gelin getirilirken, gelenek gereği atı olan cirit oynardı düğünlerde. Kalabalık bir köylü grubu hocanın nişanlısını gelin edip getirirlerken, cirit oynarlar. Bir bakarlar ki gelin de cirit oynuyor. Yadırganması gerekirken, gelin Aşê olunca, halk “O gelin cirit de oynar” derler.
Aşê, Sılki Ale gile gelin gider. Aşê’ye görkemli bir düğün yapılır. Çünkü Aşê’nin kayın babası iki kez “binin başını bırakmıştır.” (Yörede, bir evin koyun, keçi sayısı bini geçince, o aileye binin başını bıraktı derlermiş.)
Aşê, zengin ve yörede sevilen, sayılan bir delikanlıya eş olarak gittiği için çok mutludur.
Mutluluğu uzun sürmez Aşê’nin. Çünkü eşi Mısto, diğer adı Hoca, uzak köylere hoca olarak gider. Altı ayda bir gelir eve. Aylar yıllar böyle sürüp gider. Aşê’nin canına tak eder. Büyük oğlunu eşine gönderir. Ve der ki, “Oğlum git babana deki, annem ağır hasta, seni istiyor. Şayet gelmezse,  baba sen buranın kadınlarını terk etmiyorsun dersin.”
Çocuk söyleneni ezberler. Babasının öğretmenlik yaptığı köye gider. Kalabalık bir ortamda babasına annesinin ağır hasta olduğunu, eve gelmesi gerektiğini söyler. Babası, “Oğlum şimdi işim var. Sen git, bir kaç gün sonra gelirim” deyince, çocuk annesinin öğrettiklerini o halkın huzurunda tekrarlar. Neye uğradığını şaşıran hoca, çocuğun kolunda tuttuğu gibi, köyün önünde geçen Söğütlü suyuna atar. Mevsim ilkbahar, karlar erimiş, su azgın akmakta. Çocuk suya gitti gidecek. Gencin biri suya atlar, son anda çocuğu yakalar.
Daha sonra Hoca kardeşlerinden ayrılır. Hissesine komşu köydeki arazi düşer ve oraya taşınırlar. Seneler sonra işler tersine gider. Aile fakirleşir. Ailenin 8 çocuğu babanın getirdiği parayla geçinmeye çalışır.
Yörede, aşiretçilik ve oymakçılık hüküm sürüyor. Sullu ailesi “Haydarlı” oymağında. Köyde aynı oymakta kimse yok. Tek başınalar.
Gün gelir, Hoca Mıstıki Sullu Hakka yürür. Aşê, 8 çocukla tek başına kalır. Çocuklarının geçimini temin etmek için, komşularının işini görür, kilimini, yastığını dokur. Genç olmasına karşın evlenmez. Eşini çok sevmekteydi. Onun yatağını başkasıyla paylaşmak istemez. Kendisini çocuklarına adar. Bu davranış yörede takdir görür.
Komşular ise Aşê’yi rahat bırakmaz. Her gün Aşê’nin çocuklarını sokakta döverler. Çocuklar eve geldiklerinde, kavga çıkardıkları için bir de annelerinden dayak yerler. Kendilerini koruyacak bir akrabaları da yok.
Köylünün gayesi, Aşê’nin çocuklarına rahatsızlık verip, O’nu köyden göç ettirmek. Arazileri boş kalsın ki, malları yayılsın istiyorlar.
Bir gün köyün muhtarı, Aşê’yi köy meydanında kıyasıya döver. 12 kuruş emlak vergisini ödemedikleri için. Küçük oğlu dövme olayında çok etkilenmiş ve muhtarı taşlamıştı. Muhtar çocuğun kolunda tuttuğu gibi kenara fırlatmıştı. Saatler sonra çocuk kendine gelmişti. Bunlar birer bahaneydi, köyde göç etmesini istiyorlardı. Aşê, burada Aşikê Sullu adını almıştı. Direniyordu. Yuvasını dağıtmayacaktı. Direndi. Sekiz çocuğunu evlendirdi, ev bark sahibi yaptı.
Hoca Mıstıke Sullu ölüm döşeğinde iken, eşini ve çocuklarını yanına çağırır, “Bir vasiyetim var, küçük oğlum Ali’mi okula gönderin” der. O günlerde köylerinde okul yoktur. Yarım saat uzaklıktaki bir komşu köye okula gönderirler Ali’yi. Çocukta çok isteklidir okula gitmeye. Yağmur, çamur, kar, kış demeden kuru bir ekmekle okula gidip gelir. Okulu dört senede bitirir. Ortaokulu da zor koşullarda bitirir. Öğrecilik süresinde yeni bir elbise giymek bile nasip olmaz. Hep eski elbiseler üzerine uyarlanır. Bir sene liseye gider. Liseden sonra ekonomik nedenlerden dolayı okuyamayacağını düşünür. Bir yerde okumuştu: “İnsanlar çevrelerinin mahsulüdür” diyordu. Bakış açısı o gün görebildiği kadardı. Bu çocuk yatılı Sağlık Koleji imtihanına girdi ve sınavı kazandı. Orada dört sene okudu. Son sınıftayken bir akrabasının kızıyla nişanlandı.
Annesi o yıl okula ziyaretine geldi. Çocuk biliyordu, annesinin ömründe hiç sinamaya gitmediğini. Şu an bile Ortadoğu’nun görkemli sinaması olan Dilan Sinaması’nda balkonda iki kişilik bir loca bileti alır. Annesiyle birlikte sinamaya gider. O gün çok güzel bir film oynuyordu. Balkon dahil olmak üzere salon kadınlı-erkekli dopdoluydu. Aralara bile kürsüler sıkıştırılmıştı.
Filim başlamadan önce, çocuk annesine, “Ayağa kalk, etrafına şöyle bir bak” der. Anne söyleneni yapar. “Boş yer yok” der. Çocuk ikinci soruyu sorar, “Seyircilerin yarıdan fazlası kadın. Bu kadınların hepsi kötü yollu mu?”
Anne, “Evet babasının nesine ne ettiğim. Demek istiyorsun ki, yarın karımla sinamaya gidersem karışma ha” der ve elini kaldırır. Okkalı bir tokat vuracağını beklerken yüzünü okşar çocuğun. O benim anamdı!