Ona Dadali Ana (Gül Ana) diyorlar. 2009 Temmuz’unda Şırnak Bestler/Dereler bölgesinde askerlik yapan en küçük torununu, bir çatışma sonucu yitirmiş. Oğlu ve eşi trafik kazasında ölünce, torununu henüz altı yaşındayken yanına almış. “O benim en küçük oğlumdu. Yanımdan hiç ayrılmadı. ‘İstanbul’a gel’ dediler. O, ‘seni bırakmam’ deyip, yanımda kaldı. Sonra O’nu benden aldılar. ‘Askere gideceksin’ dediler ve gitti. Üç ayı kalmıştı.” Dili tutuluyor Dadali’nin. “Bir bardak su” diye, etrafına bakınıyor. Cümleleri kurmakta zorluk çekiyor; “ah oğlum ah, nasıl alıp götürdüler seni.”
Yüzyılların acısını saklı tuttuğu sandığından çıkarıp anlatıyor: “Hep götürdüler, gittiler, kimse kalmadı. Homşetsi derler bize, en son Krasnodar’a gittiler. Kaldık bir başımıza. Baba ocağı bırakılır mı? Ata toprağını bırakıp gitmek günah değil mi? Gittiler işte. En son oğulcuğum gitti. Ahçik (genç kızlar) de kalmadı. Biz yaşlılar yalnız kaldık. Kime anlatsam, ne desem susuyorlar.” Bir tarih yatıyor gizli sandıklarda. Açmak, kapı komşuya dağıtmak ve artık ‘gizlimiz, saklımız kalmaz’ demek istiyor. “Eskiden, çok eskiden Verapokhum (bayram günü) gizlice bir araya gelip, kutlamalar yapardık. O da bitti artık. Günah değil mi?” diye soruyor. Tırnaklarıyla yüreğini deşip köklerini yokluyor bir kez daha ve acıyor tüm bedeni. Tek kelime etmeden dalıyor gözleri ve ince bir gülümsemeyle, “Papi khağ oyunları da artık yok, ne yapar bu çocuklar?” diyor. İçinde yitip giden bir gölge gibi Hemşinli Ermenilerin izlerini bırakıyor gökyüzüne ve yeryüzünün lanetlerinden uzaklara.
Dadali, torununu yitirişindeki öfkeyi kime anlatmışsa, herkes başını önüne eğmiş, susmuş ve konuşmamış. Seksen yıldır içine dolan çaresizlik yazgısını acılarıyla yoğurup bir tek kendine, kendi dilinde anlatmış. “Gitme, gitmeyin” demelerin arkasında hüzünler, acılar, özlemler kalmış. Her kopuş O’nu geçmişine götürmüş ve sadece kendisiyle yüzleşip anılarını bulutlara yüklemiş. Bulutlar ağlar mı? Ağlıyor işte, yüzümüze çarpa çarpa.
Dadali, cümlelerini düşlerimizden çıkarıp, ruhumuza üfler gibi bir savaşın düğümlerini çözüyor: “Oğlumun kirvesinin oğlu dağa çıkmış, öldürmüşler O’nu. Anası ağlıyor gece gündüz. Oğlumu öldürdüler, ağlıyorum onun gibi. Ben ister miyim oğlum vursun birisini. Kirvem ister mi? Kim ister be? Kim ister? Herkes istediği gibi yaşarsa ölüm olur mu, oğul? ‘Analar ağlamasın’ diyorlar ama biz ağlıyoruz. Ağlayan bir ana, ağlamasını ister mi başka anaların?”
Ellerini dizlerine götürerek, tüm gücünü toplayıp oturduğu yerde ayağa kalkıyor. Derin bir ‘off’ çekişin ardından biraz daha hiddetli devam ediyor: “Şimdi benim oğlum niye öldü, dağdaki niye ölüyor? Sonra ha bu kutulara çıkıp bağırıyorlar, ‘kanımızın son damlasına kadar öldürürüz’ diyorlar. Sonra, sonra... Sokaklara çıkıp bağırıyorlar. Niye bunlar oluyor. Hiç kimse çıkıp da ‘bundan sonra ölmeyeceğiz, öldürmeyeceğiz, bu son olsun’ demiyor. Ben söylesem, başlarını önüne bırakıyorlar. Kaşlarını çatıyorlar. Ama söylüyorum işte, dağdaki de, asker de hepsi benim oğlum. ‘Ana, analarımız’ diyorlarsa öldürmezler birbirlerini, barışırlar.”
Çaresiz, yalnız ve kimsesiz bir ‘ah’ çekerek, elleriyle beline sarılıp yere çöküyor. Söylenen yalanların hesabını kimseye soramamanın acısıyla susuyor. Huzurlu bir ölümün yalvarışını gizlediği haçı öperek, dilekte bulunuyor. Helun (mezarlık) yerini şimdiden vasiyet ediyor: “Beni oğlumun yanına gömün.” Tekrar avuçlarında sakladığı haçı göğsünde dolandırarak, “Herkesin bir vatanı var, ama oğlumu alıp götürdüler başka vatanlara. Sonra alıp getirdiler ruhu çekilmiş. ‘Şehit ninesisin, sen ağlama’ dediler. Sonra çekip gittiler. Ben ağladım dağdakinin anası gibi. Doğurmasın diyorum hiçbir ana oğul.” Başını öne eğerek, yaşlı kalbine bir şeyler fısıldar gibi tekrarlıyor cümlelerini. “Varsa ağlamayan ana, ağlayanın yanında olsun sırası gelmeden.”
Hayatın mağmasına bırakılan bu şifreler şimdi, öksüz ve kimsesiz çocukların annelerini araması gibi yüzümüze çarpıyor. Nereye dokunsa bir sızı. Kime yaklaşsa yalnızlık. Ağulu bir sızı her yanında. Kirli bir sessizliğin hükmü sokaklarda dolaşıyor. Çocuklar annelerini; anneler, çocuklarını arıyor. Dadali, beyaz bir ışık gibi sesini arıyor.
En son tezkereden üç ay önce konuşmuş ve yüreğine akan o sesin sırrını çözmüş bir bilgelikle tebessüm ederek anlatıyor: “Buralar bir başka, Dadali. Hani, senin konuştuğun dili kimse anlamazdı ya, burada da konuşuyorlar, biz anlamıyoruz.”