1990 yılında, Elazığ Öğretmen okulunda hocamız politikanın insan üzerindeki etkilerini bir deneyle bize anlatmıştı. Bunun diğer okullarda da yapılmış olduğunu düşünüyorum. Deneyde araç olarak kullanılan kurbağa üzerinden, alışma ve alıştırılma olguları kavratılıyor. Deney başlangıcında kurbağa ısı derecesi yüksek suya konulurken, buna refleks göstererek, su kavanozundan dışarı sıçradı. Daha sonra kurbağa soğuk suya konularak, suyun sıcaklığı aşama aşama yükseltilerek, kurbağanın başlangıçta refleks gösterdiği sıcaklığa getirildi. Şaşırtıcı olan; su sıcaklığının yavaş yavaş arttırılması durumunda kurbağanın buna hiçbir tepkide bulunmaması ve alışması!
Ders hocamızın, ''insanları bir şeylere alıştırmak, aşama aşama bir şeyleri normalleştirmek, olağan hale getirmek ve kanıksatmak'' üzerine yaptığı bu deneyin sonuçlarını politikadaki canlı örnekleriyle görüyoruz. Maalesef deney aracı olarak kullanılan biz, yakınlarımız, çevremizdekiler olduğu gibi büyük kitleler, bir toplum da olabiliyor. Var olanları, gidişatı kanıksamış bireyler, toplum olarak bu tepkisizlikliği ortak halde sergiliyoruz. Zamanla her şeyi olağan görüyor, en büyük felaketlerden sonra karşılaştığımız, mağduru olduğumuz diğer felaketleri sıradan olaylar olarak karşılıyor, sindiriyoruz.
Fakat bu durumu sindiremeyenler, karşı koyanlar ve buna karşı mücadele edenler de var. Kürdistan'da yıllardır sürdürülen savaş özünde bu gidişata alışmamanın, buna isyan etmenin savaşıdır. Buna karşı yıllardır direnen Kürt halkı, bunun bedellerini ağır ödedi. Bu direniş daha da kitleselleşerek, tüm Kürdistan'a yayılarak bugün de sürdüğü gibi, bedeller de ödenmeye devam ediyor.
Toplumun bir kesimi mücadele ederken, buna yıllardır kulak tıkayan, her şeye göz yumanlar da var. Kürdistanda'ki savaş yılları boyunca bir kesimin ölümüne ortaya koyduğu tepki karşısında, bir diğer kesimdeki ölüm sessizliğine de tanık olduk. Hergün gelen gerilla ve asker cenazelerine hiçbir tepki gösterilmedi, sıradan görülmeye başlandı, sorgulanmadı. Ateş düştüğü yeri yaktı! Bu savaşın bunca yıl uzamasının bir nedeni de bu tepkisizlikti. Devletin istediği tam da buydu. Yıllarca devam eden devlet terörü, darbeler insanların düşünceleri ve karar verme mekanizmalarını felç etti. Korku cumhuriyetinde yaşayan insanların adeta aklıyla alay edildi. 12 Eylül insan aklı ve vicdanına da vurulan en büyük darbeydi. Bu hamleyle insanlarda var olan son refleksler de ölüm, tutuklama, faili meçhullerle budandı ve korkuyla toplum tamamen sindirildi.  Deneydeki kurbağada örneğinde olduğu gibi, insanların suyu yavaş yavaş ısıtılıp, dayatılan her uygulamaya alıştırıldılar. Karşı koymak yerine, sadece biat ettiler.
Bu durumun sonuçlarına ilişkin ise Ahmet Ümit'in ''Patasana'' isimli kitapta belirttiklerini örnek vermek mümkün. Polisiye kitaplarla ünlenmiş yazar Ahmet Ümit, Hititler tarihini anlattığı Patasana isimli kitabında, Anadolu'nun Güneydoğu'sunda yaşananlar ile üç bin yıl önce yaşananlar paralel bir biçimde ele alınıyor. Patasana, Hititler zamanında yaşamış ailece babadan oğula geçmiş yazman ve köklü bir ailenin dramını anlatıyor. Yani sürekli olarak hükümdarın yanında gezen ve o zamanki olayları hükümdarın istediği şekilde kaleme alan kimse, şimdiki adıyla ''sekreter'' ya da danışman. Yazman Patasana, Hitit Kralı Pisiris'in sağ koludur. Hitit Kralı, Patasana'nın yazman olan babasını ''devletin bekası için'' ajanlıkla suçlayarak, öldürtmüştür. Patasana bunu oldukça geç öğrenir, fakat intikamını alır. Krala duyduğu öfkeyle bütün Hitit krallığını, gizli plan ve entrikalarla Asurlulara teslim eder. Ve ülke kan gölüne döner. Halkın gözleri önünde katledilmesi karşısında büyük bir pişmanlık yaşar ama artık bunun geri dönüşü yoktur.
Türkiye'yi yönetenlerin öfkesi bugün de bizi önü alınmaz bir savaşa sürüklüyor. Bu politikanın derinleştirilmesi halinde savaş muhtemel bir durum. Erdoğan'ın Patasana gibi karşılaştığı bir mağduriyet yok ve bu yönüyle kıyaslanamaz elbette. Ama bazı kesimlere yönelik kin ve öfkesiyle toplumun geleceği için ciddi bir tehlike taşıyor. Uyguladığı politikalarla savaşa kapı açıyor. Bütün devlet birimlerini ele geçirerek, elde ettiği gücü  toplumda dışladığı kesimlere karşı kullanıyor. Bu kesimler Kürtler, emekçiler, Aleviler, tüm muhalifler olduğu gibi, kadın da, çocuk da olabiliyor. Görsel basın ve yazılı medya üzerinde kurduğu tahakkümü de bu kesimlere karşı uyguluyor. Polis gücü, askeri güç, ekonomi birimleri, devlet kurumları, kısacası devleti ayakta tutan tüm birimler AKP güdümüne girerek, teslim oldu. Devlet ekonomisini zimmetine geçiren AKP, bununla da yetinmeyerek, bankalara aktaramadığı paraları odalara, ayakkabı kutularına bile sığdıramadı. Kutulara yerleştirilenler, AKP'nin saklamak istediği gerçeği, yolsuzluğu, olmayan vicdanıdır.
Yolsuzluklarla birlikte, AKP savaş yanlısı, Kürt düşmanı yüzünü de IŞİD ile yaptığı işbirliğiyle her gün daha net ortaya koyuyor. AKP, IŞİD'e verdiği destekle IŞİD'i besledi, IŞİD aracılığıyla Rojava'daki savaşa dahil oldu. IŞİD'e açıktan destek sunarken, diğer taraftan ''çözüm süreci'' söylemlerini dile getirerek, oyalama ve aldatma politikasını sürdürdü. AKP'nin Rojava üzerindeki hesaplarının bozulmasıyla birlikte, 29 Kasım'daki Kobanê saldırısında olduğu gibi, daha saldırgan politikalar yürütmesi muhtemel.
AKP'nin yolsuzluk pratiği ve IŞİD'e verdiği destek konusunda da toplumda bir tepki yok. Toplumu kanlı bir savaşa sürüklemesine rağmen, her şeye olduğu gibi, toplum buna da alıştırılıyor. Halk ve demokrasi karşıtı bu uygulamalarını yaparken, cılız tepkileri bastırmak için ''halk desteğiyle iktidara geldiği'' argümanını sıkça kullanıyor, ''kamu düzeni'' dediği infaz yasalarıyla da mücadele edenlere gözdağı veriyor. Sıkça hatırlatıldığı gibi, Hitler de seçimle iktidara gelmişti. Demokrasi, kendileri içindir. Yarın kalkıp ''Evet, dört bakanım ile birlikte paraları çaldık'' dese dahi, ona oy verenlerin ''Ne dürüst bir Cumhurbaşkanımız'' var diyerek bunu da tepkisizce kabul edebileceğine inanıyor, buna güveniyor. Bu derece iradesiz kılınmış bir milletin vah haline! Sorgulama yetisini yitiren bir toplum olmaya devam ettiğimiz müddetçe, ne yazık ki birçok şeye alışacak ve kanıksayacağız...