AKP de kuşkusuz ağırlıklı olarak bir çevrenin çıkarını temsil etmektedir. Ancak uzun süre iktidar odağından uzak tutulmuş bir güç olarak iktidarı ele geçirdiğinde davranışları eski egemen güçlere göre farklı olmuştur. Kuşkusuz eski-yeni tüm egemen güçler toplumsal muhalefeti baskı altında tutmuşlardır. Ancak AKP Hükümeti devlet ve toplum sanki sadece kendi çevresinden oluşmalıymış gibi hareket etmektedir. Türkiye’de hiçbir iktidar böyle yaklaşmamıştır. Devlette egemen güç olurken kendi yandaşlarına ayrıcalıklı davranırken diğer güçleri tümden dışlamamışlardır. Devleti yönetme meşruiyetini sürdürmek için kendi dışındaki çevreleri de belli düzeyde gözetmişlerdir. AKP ise kendi dışındaki herkesi devlet, hatta toplum yaşamından dışlayan bir hükümet tarzı yürütmektedir. Siyaset sanatının ustalığında Nizam-ül Mülk bile bin yıl öncesinde devlet iktidarının sağlıklı ve istikrarlı olması için tek bir toplumsal güçten ve çevreden olmaması gerektiğini ŞAH’a öğütlerken, AKP Hükümeti bin yıl sonra bunun bile gerisinde bir iktidar anlayışıyla Türkiye’yi zapturapt altına almaya çalışmaktadır.
AKP, eski kara Türkçü faşizm denilen iktidar bloğunu saf dış etmiş, yeşil Türkçü faşizm blokunu devletin esas gövdesi haline getirmiştir. İç ve dış koşullar AKP’nin bu yönlü değişiklikler yapmasına imkan vermiştir. AKP, daha doğrusu işbirlikçi İslam yeni devletin esas sahibi olmuştur. Bir nevi AKP yeni kurucu siyasi güç olmuştur. Belki devleti yeni koşullara göre restore eden güç demek daha uygun düşebilir. Çünkü 12 Eylül’le yeniden şekillendirilen devleti devralmıştır. 12 Eylül’le başlayan devletin restorasyon ve iktidar kayması AKP ile önemli oranda tamamlanmıştır. Tüm bunları anlıyoruz. Bal tutan parmağını yalar misali devletin ayrıcalıklarından yararlanmaları da şaşırtıcı değil. Ama bu kadar her şeyi kendinde merkezleştiren, bu kadar benmerkezci bir hükümet ve Başbakan görülmemiştir. Öyle ki en son “kuvvetler ayrılığı elimizi kolumuzu bağlıyor” diyerek bu eğilimini tüm çıplaklığıyla dışa vurmuştur. Sonradan başbakanı düzeltmeye çalışsalar da, kendisi de kuvvetler ayrılığına karşı değilim dese de esas zihniyeti, karakteri, yaklaşımı kuvvetler ayrılığı bizi engelliyor sözünde ifadesini bulmuştur. Çünkü tüm söylem ve uygulamaları bu eğilimin yansıması ve pratikleşmesidir.
AKP ve onun başı hiç kimsenin açık söyleyemeyeceği şeyleri hiç çekinmeden söylemektedir. Bu onun dobra dobralığıyla ilgili değildir, hiçbir biçime başvurmadan özü gibi hareket etmesidir. Kuşkusuz yardımcıları, bakanları bir iş bölümü gereği bazen yumuşak söylemlerle başbakanın bu açık faşist karakterini örtmeye çalışsalar da esas hükmünü icra eden Başbakanın söyledikleri ve tarzıdır. Kürt Halk Önderi ‘Bir Halkı Savunmak’ adlı savunmasında ‘Ortadoğu diktatörlerinin hiçbir biçime gerek duymadan özü gibi hareket ettiğini’ söyler. Böylece Batıdaki devlet yönetimleriyle Ortadoğu’daki despot yönetimler arasındaki farkı ortaya koyar. Hiçbir biçime ve kendi yüzlerini saklayacak hiçbir üsluba ve yapılanmaya gerek duymadan toplumları yönetmek isteyen diktatörler bir bir dökülürlerken Tayyip Erdoğan’ın özündeki faşist karakteriyle hareket etmesi gerçekten ilginç bir durumdur. İnsan bu kadar gücü ve cesareti nereden alıyor diye soruyor. Cehaletin cesareti mi, yoksa dayandığı dış güçlere mi çok güveniyor!?
Roboskî katliamını açıkça savunması tam bir despot tutumdur. Artık yanlışlık oldu bile demiyor. “Sivil sivil diyerek ölenleri masumlaştırıyorsunuz, bildiğiniz gibi değil, onlar hak etmişlerdir” biçiminde bir değerlendirmede bulundu. Kürt halkının, ölenlerin ailelerinin ve gerçeği bilen kamuoyunun gözünün içine baka baka bunları söylemesi gerçekten de olmayacak bir şey. Çiller’in Dersim’deki köyleri bombalayan helikopterler için “PKK’nin helikopterleri gelmiştir, bombalamıştır” sözü kesinlikle Tayyip Erdoğan’ınkinden daha masum ve daha ahlakidir. Çiller yaptığı kötülüğü açıkça sahiplenecek durumda değildir. Yaptıklarını gizlemeye ihtiyaç duymaktadır. Tayyip Roboskî’de bu ihtiyacı duymuyor. Ölenlerin çocuk ve sivil olduğunu bile bile “sivil diyerek onları masum göstermeyin” diyor. Açıkça ölenlerin ölümü hak ettiklerini söylüyor. Hiçbir despot Tayyip Erdoğan gibi bir katliamı bu kadar açıkça savunmaz.
Şunu deseydi yine ahlaklı olurdu. İçlerinde terörist vardı diye vurmuşlar, ama istihbarat doğru çıkmadı, diyebilirdi. Erdoğan bunu bile söylemiyor. Sivil sivil diyerek devleti haksız, onları da suçsuz gösteriyorsunuz; sivil demek bir beyin yıkamadır, olayı saptırmadır diyerek sivillerin öldürüldüğü iddiasını reddediyor. İşte böyle faşist uygulamalarına sahip çıkan bir hükümet ve Başbakan var. Zaten KCK adı altında tüm bilinçli Kürtleri zindana atması ve bunu da açık savunması söz konusudur. Asında Roboskî katliamını savunmayla siyasi soykırım operasyonlarını savunma aynı faşist zihniyetin ürünüdür.
Adam hiçbir şeye tahammül edemiyor. “ben katlederim, öldürürüm, siz nasıl eleştirirsiniz” diyor. Bu nedenle Roboskî katliamını eleştirenleri azarlıyor. Herhalde bundan sonra Roboskî katliamını gündeme getirenleri azalacaktır. Çünkü artık bunu gündeme getirme de aforoz edilme konusudur. Zaten her eleştiri yapanı “PKK ve BDP ağzıyla konuşuyorsunuz” diyerek susturan bir zihniyet ve tarz hakim kılınmıştır. 1990’lı yıllardaki zihniyetin tıpatıp aynısı! “PKK ve BDP gibi konuşuyorsun” dendiğinde akan sular durur. Artık kim ağzını açabilir! PKK ve BDP’lilerin gördüğü muamele ortada.
Türkiye’de Roboskî eleştirilmeyecekse bu artık hiçbir şey eleştirilmeyecek demektir. AKP Hükümetinin geldiği nokta budur. Demirel şu anda günah keçisi olmuş. Tabii ki günahları çok olan birisidir. Aslında Tayyip Demirel’in daha gelişmiş biçimidir. Ancak yine de hakkını yemeyelim, adam eleştirilere tahammül ediyordu; yürüyüş yapanlara “yürümekle yollar aşınmaz” diyordu. Devletin ceberutluğu her zaman vardı, ama Demirel yine de Erdoğan gibi tek bir muhalif söz duymak istemeyen ve her sözü söyleyenin ağzını tehditle kapatan durumda değildi. Bazıları bu değerlendirmeyi yadırgayabilir, ama ne yapalım gerçek bu. Tayyip’i Demirel’in daha hoyrat biçimi olarak değerlendirmek yanlış olmaz
Roboskî katliamını savunmak bir politika gereğidir. Bu katliamda askerlerle birlikte Tayyip de sorumludur. Çünkü terörle mücadele adını verdikleri ezme konseptinin gereği bu katliam gerçekleşmiştir. Bu katliam öncesi yapılan MGK’da “terörü ezmek için her yol ve yöntem denecektir” kararı çıkmıştı. Yine kış yaklaşırken PKK bahara çıkmayacak, ezilecek deniyordu. Tamil örneği veriliyordu. Bu bir kirli savaş kararıydı. Üzümün çöpüne armudun sapına bakılmayacaktı. PKK’yi ezmek için her şey göze alınacaktı. 1992 konsepti de bu anlayışla yürürlüğe konmuştu. Geçen yılki PKK’yi ezme konsepti de böyle ele alındı. İlk uygulaması Kazan vadisi, sona da Roboskî oldu. Gerilla denilince akla Botan geliyordu. O halde Botan halkı ürkütülmeliydi. Roboskî böyle bir planının sonucudur. Bu nedenle AKP Hükümeti araştırma yerine bu katliama sahip çıkmaktadır. Zaten Başbakanın son konuşmasından sonra hangi savcı Roboskî’yi yargılayabilir? Zaten Roboskî raporunun çıkmamasının sebebi de Tayyip’in bu tutumudur.
ODTÜ’de öğrenciler Erdoğan’ı protesto ettiler. Elinden gelse onları da Roboskî’deki gibi ‘halledecek’. Zaten terörle ilişkileri var diyerek kafalarının ezilmesi gerekenler olduğunu ilan etmiştir. Bir toplumun en dinamik gücü olan gençliğin küçük bir protestosuna bile tahammül edemeyen bir hükümet, bir Başbakan despot olarak tanımlanmaz da ne denir! Kendi partisi içinde bile en küçük muhalefete tahammül edemeyen dışındakine tahammül eder mi? Kendi dışındaki her şey, her kes kötüdür. Herkes kendi politikalarına boyun eğmeli, biat etmelidir. Kendisi dışındakiler aslında gereksizdir. Elinden gelse kendi çevresi ve yandaşlarından müteşekkil bir Türkiye yaratacak. Ancak faşistler böyle bir ülke arzular. AKP ve AKP’liler dışındaki herkes kötüdür. Olsa olsa onlara hizmet hakları vardır. Bir zamanlar Nihal Adsız’ın Kürtlere söylediğini (Kürtlerin tek hakkı vardır, o da Türklere hizmettir) Tayyip şimdi kendi dışındaki Türk-Kürt herkese söylüyor.
En son “ben toplumu yönlendirmek ve gündemi elimde tutmak için konuşuyorum” dedi. Faşistler bile bunu açıkça söylemez. Çünkü bu söylem bile toplumla alay etmektir. Ahlaksızca bir siyaset yürüttüğünü itiraf etmiştir. Açıkça ben kendimi gündemde tutmak ve gündemi belirlemek için halkın kafasını karıştırırım, hiçbir pratik ve yaşamsal değeri olmayan şeyler de söylerim, dedi. Bu, özrü kabahatinden büyük olmaktır.
Allah düşmanlarımızın başına böyle bir yönetim vermesin. AKP ve onun lideri için söylenecek en doğru söz budur.
Allah AKP’yi düşmanımızın başına vermesin