Bu köşeye davet edildiğimden beri memleket ahvaline dair hissiyat bildiriminde bulunmaya, penceremden içeri sızanları ve gördüklerimin üzerimde yarattığı hasarları tespit etmeye ve dillendirmeye çalıştım. Bir an geldi “depo” doldu, umutsuz, yılgın ve bezgin şeyler söyleyeceğime en iyisi susayım dedim. Öyle ya, “bundan kötüsü olamaz” dediğimiz her şeyi olmuş sayıyor ve sanıyordum. Meğer fena halde yanılmışım!

15 Temmuz akşamından beri izlediğim görüntüler, önümüze düşen haberler, sanal alemde dolaşan kirli bilgiler, F-16’lar, jetler, bombalar, silah ve sala sesleri, tekbirler ve tehditler gırla üzerimize yağmaya başladı. Bir darbe olduğu kesindi ama en ağır darbeyi kim ya da kimler almıştı ve bundan sonra ne olacaktı? 

Meclis yedi kez bombalanmamış gibi, halk tankların üzerine çıkıp, askerleri linç etmeye kalkmamış gibi, Kuleli Askeri Lisesi’nden “acil gelin, size komutanın söyleyecekleri var” diyerek kandırılan ve üzerine alelacele üniforma geçirilip, ellerine o güne değin hiç almadıkları silahlar tutuşturulan gencecik çocuklar bu kanlı oyunda kullanılıp atılmamış gibi “demokrasi bayramı” ilan edildi. Üstelik bu bayramın başlangıç düdüğünü bizzat RTE, olaylı gecede öttürdü. Henüz bombalandığı söylenen Atatürk Havaalanı’na avanesini alıp gelerek, halkı meydanda biata hazırolda bekleterek açıkladı: “Bu bize Allah’ın bir lütfu”. 

Bu lütfu nasıl kullandığını çok geçmeden anladık; Işid’ci ve cihatçı kafa bu sözle meşruiyetini de ilan etti. Maraş olaylarında, Sivas’ta, 6-7 Eylül’de gördüğümüz yağmacı, linçci ekip yine sahne aldı. “Şehitler ölmez” nidalarıyla ortaya dökülenler gencecik askerin boğazını kesebildi. Akabinde Suriyelilerin yaşadığı mahalle ateşe verildi, Alevilere, Hıristiyanlara dönük yok etme timi harekete geçti. Onların bayramı ancak böyle olur, kutlamalar elbette böyle bir savaş taktiğiyle yapılabilirdi.

İmamın ve Diyanet İşleri Başkanı’nın fetvasıyla desteklenen, camilerden meydanları boş bırakmayın diye her on dakikada bir kendi güruhunu harekete geçiren zihniyet, idam isteriz diye bağıranların önünü açtı, sırtını sıvazladı, bireysel silahlanmanın yasasını çıkarmak için kollarını sıvadı. Şimdi bizim gibi sokağa çağıranlarla, sokağa çıkma yasağı getirdiklerini haykıranlar arasında kalan mutsuz azınlık umudu, inadı ve kararlılığı hangi motivasyonla yaşama geçirecek ve bu ülkeyi hangi saikle kendinin kılacak bilen beri gelsin. 

Otuz yıldır tepesiden jetlerin inmediği, bomba seslerinin kesilmediği Kürt halkını anlamak için bu “deneyim”in darbesi ağır oldu ya, asıl bundan sonrası daha karanlık bir geleceğe doğru uygun adımlarla gittiğimizi gösteriyor. 300’e yakın insanın öldüğü, yedi binden fazla polisin, askerin tutuklandığı, hakimlerin-savcıların apar topar gözaltılarıyla derdest edildiği, kalan birkaç muhalif medya sitelerinin hızla kapatıldığı bir memlekette demokrasi bayramı kutlamak bize özgü bir ironi değilse nedir?

Ezcümle darbemiz de demokrasi bayramımız da içinde bulunduğumuz trajedinin antresi oldu, bakalım bu polisiye filmin finalini kim nasıl yazacak, seyredenler, oynayanlar, yönetmenler ve kurgucular bizi daha hangi ters köşelere yatıracak?