AB Brexit sonrası yeniden organize olma arayışında. Bunun nasıl olacağı tartışma konusu gibi gözükse de şimdiden bazı hatlar belirgin.
Bunlardan en önemlisi AB’nin geleceğinin fiilen Almanya’nın inisiyatif alanı olarak şekillenmesi. Almanya, dünya genelinde uzun zamandır yaşanmakta olan ekonomik krizi kendi lehine iyi değerlendirdi. Avrupa’nın çoğu ülkesi sıkıntılıyken Almanya 2016'da son beş yılın 1,9’la en yüksek büyüme rakamına ulaştı. Ayrıca 19,2 milyar Euro seviyesinde bütçe fazlası bulunuyor. Bu bile normalde de var olan Avrupa içindeki ağırlığını elbette artırıyor. Almanya’nın AB’nin yeniden organizasyonunu kendini merkeze alan hiyerarşik bir tarzda "çözüm"e kavuşturması yüksek olasılık. AB ordusu gibi yeni yeni şekillenen oluşumlar da bu "çözüm”ün askeri uzantısı olmaya aday.
Hafta başında Financial Times’ın İngiltere'nin Almanya ile yeni bir savunma iş birliği anlaşması imzalamaya hazırlandığını yazması ise ayrı bir dikkat çekicilikte. Anlaşmanın siber güvenlik, askeri eğitim ve deniz güvenliği alanlarını kapsadığı aynı haberde belirtiliyor. Her iki ülkenin de "Rus tehlikesi” üzerinden son dönemde askeri motivasyonlarını artırdığı gözlemleniyor. Bu adımın sadece İngiltere tarafından yapılmış bir iyi niyet gösterisi kapsamında olması zor. İngiltere’nin Brexit referandumu sonrası AB’den ayrılması birçok alanda AB ve İngiltere arası gerileme neden olduğu/olacağı açık. Sadece bu adımın ilişkileri yumuşatmak için yetersiz kalacağı da görünür bir gerçek.
Bu yüzden yeni ortaklığın salt İngiltere motivasyonlu olmayacağı ise kuvvetli bir olasılık. Eğer bu anlaşma gerçekleşirse NATO içi ilişkileri ne yöne evriltir, bu şimdilik muamma. Fakat son dönem Trump iktidarı ile birlikte Almanya’nın NATO ve ABD ile ilişkilerde bazı sorunlarının olduğu da aşikâr.
Geçen hafta gerçekleşen Merkel-Trump görüşmesi sonrası NATO ve harcamalar konusunda yaptıkları farklı açıklamalar bu sorunların sürdüğünü gösterir nitelikte. Trump suçlayıcı bir tonda "Almanya’nın NATO ve ABD’ye büyük meblağlarda para borcu olduğunu” söyledi. Almanya bunu Savunma Bakanı Ursula von der Leyen’in ağzından yanıtladı: "Böyle bir borç yok”.
Ayrıca G20 maliye bakanları toplantısında Trump yönetiminin serbest ticaret desteğinin geri plana itilmesi ve korumacı politikaların öne çıkarılması için bastırması, katılımcı ülkelerin eleştiri konusu oldu. ABD’nin "önce Amerika” politikasında ısrar etmesi başta Çin ve Almanya olmak üzere "küreselleşmeci sermaye” kesimlerini yeni ittifaklara zorlayabilir.
Bütün bunlar şimdilik Almanya önderliğinde AB’nin küresel askeri-politik bir güç olma arayışına girip girmeyeceğine dair yeterli veri sunmuyor. Ama AB’nin parçalanma riski karşısında, Almanya merkezli yeniden organizasyonu ve Almanya’nın yükselen ekonomisi bu olasılığı zorlayabilir. Erdoğan rejimi ile ilişkiler de bir test alanı olabilir.
Almanya-Erdoğan rejimi
Almanya, Erdoğan’ın giderek artan tonda seyreden "Hitler, Nazi” bağırtıları karşısında alttan alan bir politikayı artık tercih etmiyor. Bunda yaklaşan Almanya seçimlerinin de etkisi elbette olabilir, ama alınan tavrın Merkel hükümetiyle sınırlı olmadığı açık. Ve bu ekonomik olarak AB’ye muhtaç olan Erdoğan rejimini daha fazla telaşlandırıyor.
Nitekim Pazartesi günü Murat Yetkin’in "Ankara’da Korkunç Şüphe” başlıklı yazısına yansıyan rejimdeki panik hali bunu gösterir nitelikte. Erdoğan rejimi kopardığı bütün yaygaraya rağmen Almanya/AB nezdinde inandırıcı güven verici olamıyor. Alman dış istihbaratının başkanı Bruno Kahl'ın 18 Mart’ta Der Spiegel dergisiyle yaptığı görüşme bunun bir nişanesi. Kahl, Erdoğan rejiminin 15 Temmuz darbe girişimi ardında Fethullah Gülen "hareketi” olduğu konusunda kendilerini "inandıramadığını” söylüyor.
Yetkin’in yazısında rejimin dünyayla ve Gülen’le ilişkilerindeki 5. kol faaliyetlerini ele veren zihniyetin hezeyanlarını bir kenara bırakacak olursak, asıl karşımıza çıkan şey, artık kendisine güvenilmediği ve bu yüzüne vurulduğu için epey sıkıntıda olduğu gerçeği.
Bu meselenin Almanya ve AB ile de sınırlı kalmayacağı, ABD nezdinde de epeydir "belirsiz müttefik” sıfatına müstahak görüldüğü açık.
Özetle gelişmeler hem dünya hem de Türkiye için "zaten”le başlayan muhafazakar cümlelerle açıklanabilecek gibi değil. Mesele bu saatten sonra "değişim”de kimin, nasıl aktör olacağında düğümleniyor.