- Bir zamanlar verimliliği, düzenliliği ve istikrarıyla bilinen Alman ekonomisi büyük bir karmaşanın içinde. Tüm kusurlarına rağmen diğer ülkelerden daha iyi işliyordu. Artık öyle değil.
* KONSTANTIN RICHTER-Çeviri: Yeni Özgür Politika
Friedrich Merz’in göreve gelmesinin üzerinden bir yıl geçti. Onay oranları düşük ve liderliğini yaptığı koalisyon hükümeti genel olarak sevilmiyor. Yaygın hoşnutsuzluktan beslenen aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisi anketlerde yükseliyor. İşleri daha da kötüleştiren ise Trump tarzı bir öfkeyle hareket eden Amerika’nın ülkeden askerlerini çekeceğini açıklaması oldu. Bu, Almanya’nın temel jeopolitik ilişkisini tehlikeye atıyor.
Almanya’nın yakın geçmişini tanımlayan unsurlar (siyasi istikrar, sosyal uyum ve Atlantikçi dış politika) artık tehdit altında, ancak tüm bu sorunların altında daha derin bir mesele yatıyor: Bir zamanlar verimliliği, düzenliliği ve istikrarıyla bilinen Alman ekonomisi büyük bir karmaşanın içinde. Sorun sadece rakamların kötü olması (ülke üç yıldır resmen durgunlukta) ya da her hafta başka bir köklü şirketin (en sonuncusu 1870’te kurulmuş Commerzbank’tı) binlerce kişiyi işten çıkardığını açıklaması da değil, geçen ay haftalık dergi Die Zeit’in “Almanya’nın hâlâ işleyen yerleri” başlıklı bir dizi yayınlaması da değil. Asıl kötüsü, dinamik ekonomisinin savaş sonrası Almanya’ya bir kimlik duygusu vermiş olmasıdır. Tüm kusurlarına rağmen diğer ülkelerden daha iyi işleyen bir ülkeye sahiptik. Artık öyle değil ve bunu anlamakta zorlanıyoruz.
Daha iyi ekonomi mümkün
Oysa daha iyi bir ekonomi mümkün. Bu, ülkenin siyasi yörüngesini değiştirmeyebilir ve kızgın Başkan Trump’ı kesinlikle yatıştırmaz ama durgunluğa karşı rüzgârı tersine çevirebilir ve Alman işletmelerinin efsanevi dayanıklılığını yeniden kazandırabilir. Yorumcular, genellikle bugünkü sıkıntılara odaklanıyor. Oysa ekonominin yükselişi ve düşüşü, çok daha eski bir hikâye. En müreffeh döneminde Almanya, yüksek vergi, yüksek ücret ve büyük bürokrasi özelliklerine sahip bir ülkeydi. Yenilenme reçetesi olarak sadece “iş yapma maliyetlerini düşürmeyi” önerenlerin bunu aklında tutması gerekir.
Made in Germany'nin unsurları
Savaş sonrası hızlı büyüme döneminde ekonomi, bizzat kendisinin çok iyi ürettiği ürünlere benziyordu: Pahalı, son derece karmaşık ama dişlileri kusursuzca birbiriyle uyumlu bir makineye. Bu dişliler şunlardan oluşuyordu: İşletmelere teknik açıdan yetkin işçiler yetiştiren bir eğitim sistemi; genelcilerden ziyade mühendis veya bilim insanı olarak yetişmiş yöneticiler; kısa vadeli kârdan ziyade uzun vadeli hedeflere odaklanan ve büyük şirketlerde önemli paylara sahip bankalar ile sigorta şirketleri; işçilere güvenceli ve iyi ücretli işler sunan, aynı zamanda kritik kararlarda söz hakkı veren istikrarlı iş ilişkileri. Tüm bu unsurlar bir araya gelerek “Made in Germany” markasıyla uzun süre özdeşleşen teknolojik üstünlüğü sağladı.
Borçlu bir zamanda yaşam
Wall Street’in finansal gücü ve Silicon Valley’nin sert girişimciliğiyle 1990’larda Amerikan ekonomisi öne geçince, bizim fikrimiz tükendi. Yenilik arayışıyla ekonomiyi yabancı sermayeye açtık: Bankalar ve sigorta şirketleri Alman şirketlerindeki hisselerini sattı, şirket yöneticileri uluslararası yatırımcıları hedef aldı. Gerhard Schröder hükümeti, rekabet gücünü yeniden kazanmak için katı işgücü piyasasını reforme etti ve işçilerin sahip olduğu bazı korumaları kaldırdı. Yüzeysel olarak bakıldığında Almanya, yeni yüzyılın ilk 20 yılında başarılı görünüyordu. Finansal krizi diğerlerinden daha iyi atlattı ve sanayi çekirdeğini korudu, ancak geriye dönüp bakıldığında, ülke borçlu bir zamanda yaşıyordu. Örneğin; otomobil üreticileri, Doğu Asya’da milyonlarca araç sattı ama elektrikli araçlara geçiş için gerekli dönüşüme yatırım yapmadı. Benzer riskten kaçınma ve kısa vadecilik, diğer Alman şirketlerinde de hâkimdi. Kârı ayakta tutan şey ise ucuz Rus gazı, patlayan Çin pazarı ve Amerika önderliğindeki çok taraflı serbest ticaret düzeniydi.
Üç temel alana odaklanmalı
O düzen artık yok. Amerikan korumacılığı, Çin rekabeti ve yapay zekânın yarattığı yıkımla parçalandı, ancak bu gerileme ölümcül olmak zorunda değil. Almanya iş modelini baştan düzenleyebilir ve eski sistemin başarılı unsurlarını yeni, düşmanca bir ortam için yeniden donatabilir. Odaklanılması gereken üç temel alan var:
* Finansman: Birçok Alman şirketi, artık çoğunlukla yabancı yatırımcılara ait ve önemli “Mittelstand” (orta ölçekli aile şirketleri) firmalarının bir kısmı özel sermaye veya dış kaynaklar tarafından devralındı. Sonuçlara odaklı, kopuk yatırımcıların etkisi elbette faydalı olabilir ama bu durum aşırıya kaçtı. Köklü şirketlerin uzun vadeli plan yapabilmesine olanak tanıyacak sağlam bir desteğe, genç şirketlerin ise sabırlı bir desteğe ihtiyacı var. Hükümet de bunu kabul ediyor gibi görünüyor. Ülkenin devasa finansal kaynaklarının büyük kısmının gayrimenkulde, sabit getirili varlıklarda veya bireysel tasarruf hesaplarında atıl kaldığını fark ederek “Deutschlandfonds” (Almanya Fonu) adlı bir yatırım girişimi başlattı. Büyüme sektörlerine ve stratejik alanlara yatırım yapmak isteyen özel yatırımcıları desteklemeyi amaçlayan fon, doğru yönde atılmış bir adım. Yapılacak daha çok şey var.
* Eğitim: Öğrencilerin iş yerinde eğitim alarak okulu tamamlamasına imkân veren ünlü “dual” mesleki eğitim sistemi, sanayinin ihtiyacı olan nitelikli işgücünü uzun süre güvence altına almıştı. Şimdi sistemde başvuru eksikliği var; bunun bir nedeni demografik gerileme, diğer nedeni ise gençlerin başka kariyerleri tercih etmesi. Üstelik Alman liseleri, ülkenin eskiden öne çıktığı matematik ve fen bilimleri derslerinde zorlanıyor. Genel olarak Almanya eğitime yeterince yatırım yapmıyor ve yatırılan paranın da yeterince büyük bir kısmı ekonominin acilen ihtiyaç duyduğu bilimsel ve teknolojik mükemmelliği teşvik etmiyor. Pek çok Nobel Ödüllü yetiştirmiş teknik üniversiteler, daha iyi finanse edilen rakiplerinin gerisinde kalıyor. Akademi ve özel sektör arasındaki klasik iş birliğiyle yürütülen cesur araştırma projelerine dönüş, iyi bir başlangıç olur.
* İşgücü Piyasası: Refah devleti fazla pahalı hale geldi ve Almanların bunu sürdürebilmek için daha uzun saatler ve daha fazla yıl çalışması gerekecek. Değişiklikler ise savaş sonrası ekonomide önemli rol oynamış “Sozialpartnerschaft” (sosyal ortaklık) ruhuyla, uzlaşmaya dayalı iş ilişkileri içinde yürütülmeli. Son yıllarda karşılıklı güven erozyona uğradı; bundan hem iş dünyası hem sendikalar sorumlu. İş dünyası liderleri kendilerine yüksek maaşlar vererek iyi niyeti heba etti; sendikalar ise sık sık küçük uzlaşmaları bile reddetti ve kolayca sınıf savaşı diline döndü. İlginçtir ki yapay zekânın gelişi, bu konuda yardımcı olabilir. Amerika’nın teknolojik üstünlüğünün boyutu düşünüldüğünde, Almanya’nın pastadan pay almasının naif görünebileceği söylenebilir, ancak yapay zeka, ülkenin yüksek kaliteli mühendislik alanındaki geleneksel güçlü yönlerini tamamlamaya çok uygun. İşgücü çıkarlarını dikkate alan bir yaklaşım, arzu edilen bir sonucu güvence altına alabilir: İnsanları toplu halde değiştirmek yerine, onların işini iyileştiren bir teknoloji.
Eksik olan, net bir vizyon
Elbette geçmişe dönüş yok ama değerli bir şey kaybedildi: Ülkenin kendi güçlü yönlerine olan içten güven duygusu. Bugün Almanya’daki ruh hali aşırı karamsar görünüyor. Eksik olan, nereye gitmemiz gerektiğine dair net bir vizyon. Uyum sağlamak için (hâlâ dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olan) ekonominin akıllı yatırımlara, kamu desteğine ve sağlıklı bir dozda kendine güvene ihtiyacı var. Bu, ülkenin tüm sorunlarını bitirmeyecek ama bizi yeniden refah yoluna koyabilir.
* Son kitabı “Dreihundert Männer” ile kurumsal Almanya’nın yükseliş ve düşüşünü anlatan gazeteci-yazar Konstantin Richter'in Teh New York Times'taki makalesi çevrilerek düzenlendi.