- Kaniya Fedayiyan’ın asıl kaynağı, dağın içinden çıkan su değildi, ondan içen insanların yüreğiydi. Onlar, buradan aldıkları iradeyi ülkenin dört bir yanına taşıdı, kaybolmayan izler bıraktı.
SERTAV DOĞAN
Zamanın sise bürünmüş ağır örtüsü, dağın patikalarının üzerine çökerken attığımız her adım, yabancısı olmadığımız o kutsal toprağa dokunuyor. Bu dağların rüzgârına adımı bırakmayalı, patikaların taşlarına ayak izimi emanet etmeyeli uzun zaman oldu. Kayaların yüzünü yosunlar örtmüş; yağmurlar patikaların hafızasını silmiş; sessizlik ise bir zamanlar binlerce nefesin yankılandığı vadilere ağır bir tül gibi serilmiş.
Buraya ilk geldiğimizde Heval Cemal (Murat Karayılan) buranın Bekaa Vadisi’ne benzediğini söylemişti. Bu araziyi ilk gördüğünde kendini Bekaa’da hissetmiş. Düzlüklerin etrafındaki küçük kayalıklı tepecikleri anlatırken tüm arkadaşlar Bekaa’da olmanın heyecanını yaşamaya başladı. Burası bizim için Bekaa Vadisi olacaktı.
Uzun yıllardan sonra yolumuz tekrar buraya düştü. Bir zamanlar burası, hayatımızdaki her şeyin, soluk alıp verdiğimiz her saniyenin, amansız kavganın yoluna başladığımız, hakikatin ve en güzel rüyalarımızın mutlak merkeziydi. Yıllar geçip duvarlar yıkılsa, taşlar susup patikalar kendini doğanın koynuna bıraksa da bu mekânların ruhu asla kaybolmuyor. Mekânlar, ancak insana kattığı bilinç, taşın ve toprağın hafızasına işlenen o komünal değerlerle ölümsüzleşir. İnsan uzaklaşınca, mekânlar yalnızlığa dayanamaz hale gelse de anlamı yaratan o ellerin dokunuşu, “taşa, toprağa, ağaca dokunan o irade”, yaşam denilen o muazzam ve amansız örgüyü ilmek ilmek dokumaya devam eder.
25 yıl geriye gidiyorum
Şimdi durup bu derin yalnızlığın ortasında soluklanırken, nasıl oldu da ayaklarım silinmiş patikalardan sapmadan yürüdü. Çeyrek asır öncesine, 25 yıl geriye gidiyorum. Yüzlerce arkadaşın arasından geçiyorum sanki; dünün içinde, o dipdiri hayatın, beraber olmanın ve yoldaşlığın bir kimliğe dönüştüğü adımlarımızın ilk atıldığı yerdeyim. Bu yamaçlara çıktığımız ilk günün büyüsüyle yürüyorum. Spor sahasının yamacında, Çiyayê Qendîl'in (Kandil Dağı) en görkemli köşesinde yükselen Karasungur Şehitliği’nin kalıntıları hâlâ ayakta. Şehitlik sonradan taşınmış olsa da her şey ilk günkü gibi ruhunu koruyor. Az ileride, 2001'de ellerimizle inşa ettiğimiz o çeşme çıkıyor karşıma: Kaniya Fedayiyan (Fedailerin Çeşmesi). Taşın üzerine kazınmış bir tarih ve oradan geçenlerin silinmez kimlikleri...
Eski yaşamdan arındırandı
Gözlerimi uzaklara dikip bakıyorum. Zaman, yaşanan ne varsa çok uzak bir mekânda saklı bırakmış sanki. Yüzlerce fedai bu çeşmeden suyunu içti. Bu su, yaşadıkları her karış toprağa can verdi. Burası sıradan bir çeşme, bir su başı değildi; hayata kendini yeniden katmayı bilenlerin kaynağıydı. Dağların bağrından süzülen bu su, korkuları ve eski yaşamı ardında bıraktıran bir arınmaydı. Bu suya her eğilen yüz, yalnız kendi geçmişini değil, geleceğini, halkının acısını ve özgürlüğün ağır yükünü gördü. O sudan doğrulurken artık eski insan değildi.
Mücadelenin tam kalbinde yer alan bu fedai güç, kendilerini geleceğin o muazzam sevdasına adamış bir bilincin taşıyıcılarıydı. Xinêrê’nin görkemli koynunda, kış kıyametin ortasında; kardelenlerin toprağı delmeye kararsız kaldığı, ters lalelerin kan renginde boy gösterdiği o amansız zirvelerde ilk adımlar atılmıştı. Verilen ilk söz, içilen o büyük yemin, sadece dağların taşına değil, tarihin ve mücadelenin hafızasına kazındı. Ardından yönler Qendîl’e, Kanî Cengê’nin zirvelerine çevrildi.
Ulaşmanın sabırsız beklentisi
Baharın ilk günleriydi. Yağmur aralıksız yağıyor, her yeri duman kaplıyordu. Yolların bizi nereye çıkaracağını bilerek yürüyorduk. Yorgunluk havada asılıydı; herkes bir ateş başı bulup sisten ve ıslaklıktan kurtulacağı o anı bekliyordu. Yürüyüş kolunun başı ile sonu arasındaki mesafe öyle açılmıştı ki, en arkadakiler aynı yolu yürüseler de öncekiler erken ulaşmanın ayrıcalığını yaşıyordu. Sonunda Qendîl’deydik ama ne zirveler görünüyordu ne de bastığımız arazi. Tıpkı Şehîd Sefkan’ın türküsündeki gibi: “Kandil Dağı dumanlı...” Küçük bir köyün yakınlarında dinlenirken, herkeste bir an önce yerine ulaşmanın sabırsız beklentisi vardı.
Çelikten bilinç ve ruh için
Sonunda yerimize ulaştık, işte burası; inancın, bağlılığın ve en yalın yoldaşlığın merkezi olacağıydı. En zorlu mücadele, insanın kendi iç dünyasında verdiği mücadeledir. Kadim kitapların dediği gibi; savaşların en büyüğü, nefsini terbiye etmekten geçer. Meydanlarda savaşanları direngen kılan da işte bu hakikattir. 2001 yılları, yürünecek amansız savaşlardan önce ideolojik olarak kendimizi sınayacağımız, o çelikten bilinci ve ruhu yaratacağımız yıllardı. Yanı başımızda değerleri anlamsızlaştırmaya çalışan her türlü tasfiyeci dalgaya karşı direnç; kararlılıkla, iddiayla ve büyük bir aşkla örüldü.
Kimsenin gücü, büyük emekler ve fedakarlıklarla yaratılan bu hakikati bozmaya yetmedi. Bu dağlara görkemini veren şey, ne heybetli kayaları ne de geçit vermez uçurumlarıdır; içinde yaşayanların yarattığı değerlerdir. Burası sadece bir coğrafya ya da taştan kütleler değil, tarihten süzülüp gelen direnişin ve özgür yaşamın mekânıdır. Burada dağ insanlaşır, insan dağlaşır; kayalar sarsılmaz bir yoldaşlığa dönüşür.
Asıl kaynağı su değildi
Bugün önümde duran taşlar susuyor olabilir. Çeşmenin duvarları eskisi gibi dimdik durmayabilir. Patikalar da otların altında kaybolmuş olabilir fakat şunu biliyorum; dağların bağrından çıkan su, nasıl kayaların arasından kendine yol bulursa burada da yeni bir hayat öyle filizleniyordu. Dağ, yalnızca düşmana karşı direnmenin değil, insanın kendi korkularını, zaaflarını ve bencilliğini aşmasının da okuluydu. Kayalar, birlikte yaşanan acılar kadar sert, yoldaşlık kadar sağlam olur. Patikalar, yürüyenlerin karakterini taşır. Çeşmeler ise yalnızca su değil, hafıza taşır günümüze.
Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki; Kaniya Fedayiyan’ın asıl kaynağı dağın içinden çıkan su değildi. Asıl kaynak, o sudan içen insanların yüreğiydi. Onlar, bu kaynaktan yalnızca susuzluklarını gidermedi; buradan aldıkları iradeyi ülkenin dört bir yanına taşıdı. Kimi Zagros’un doruklarına yürüdü, kimi Botan’ın sarp kayalıklarına, kimi adını hiç duymadığımız köylere, kimi şehirlerin karanlığına.
İnsanın inancından akıyor
Hepsi farklı yönlere aktılar ama hepsi aynı kaynaktan doğan bir nehir gibiydi. Bugün çeşmenin taşına yeniden dokunurken bunu hissediyorum. Zaman birçok şeyi değiştiriyor fakat bazı suların kaynağı hiç kurumuyor, çünkü sadece dağın içinden değil, insanın inancından akıyor.
Biliyorum ki; anlatılmadan eksik kalacak daha çok hikaye var. Bu patikalardan geçenlerin, bu sudan içenlerin, bu dağlarda hep aynı yaşta kalanların hikayeleri… Belki isimleri zamanla silinir. Belki taşlar bir gün tamamen dağılır ama bu insanların özgürlüğe yürürken bıraktığı iz, hiçbir zaman kaybolmaz. Yaşamın kaynağı, fedailiğin ilk nefesi, iradenin suyu, yoldaşlığın ve özgürlüğün hiç kurumayan pınarı... Sözümüzü verdik; dağlar şahidimiz, kayalar yoldaşımız oldu.