• Devletin, kendi tarihsel korkularını, güvenlik merkezli reflekslerini ve dışlayıcı siyasal dilini değiştirmesi; ihlallerle yüzleşmesi ve gereklerini yerine getirmesi gerekiyor.

ZINAR YILDIZ

Kürt’ün devlet travmasını yazmışken devletin de Kürt fobisini yazmamak, yarım bırakmak olacaktı.

Durum biraz da şu hikayeye benziyor; sokakta iki çocuk kavga etmektedir. Biri, diğerini yere yatırmış, bir yandan yumruklarken diğer yandan ağlamaktadır. Yumruk atan çocuğun ağladığını görenler, şaşırır ve sorar:

“Hem üsttesin hem de yumrukluyorsun, neden ağlıyorsun?"

Çocuk, şöyle cevap verir:

"Onu bırakırsam bana neler yapacağını biliyorum.”

Devletin Kürtler karşısındaki pozisyonu, aslında buna benzer bir korku durumudur.

Bir toplumun yaşadığı travma kadar, devletlerin tarihsel hafızasında yer eden korkular da siyasal davranışlarını belirler. Bu siyasal davranışlar, toplum psikolojisinde geri alınması güç izler bırakır. Bu nedenle Türkiye toplumunda kalıcı barışa kavuşmak, yalnızca toplumun travmalarını anlamakla değil, devletin kendi tarihsel reflekslerini sorgulamasıyla da mümkündür.

Osmanlı'da başlıyor

Devletin Kürt refleksi, Cumhuriyet dönemi öncesine dayanıyor. Kürtler, Osmanlı'nın klasik döneminde büyük ölçüde yerel özerklik ve ittifak ilişkileri içinde imparatorluğun parçasıydı. 19. yüzyılda merkezileşme politikalarıyla bu denge değişmeye başladı. Özellikle Tanzimat sonrasında merkezi otoritenin güçlendirilmesi, yerel güç odaklarıyla gerilimleri artırdı. Bu durum, modernleşme adı altında yaşanan merkezileşmeye doğru giden bir devlet inşasının doğurduğu çelişkiydi. Bu merkezi modernleşme çabaları, Osmanlı’nın sonunu getirdi.

Cumhuriyet'e doğru

Cumhuriyet'e giden yolda ise Kürt-Türk ittifakı, belirleyici bir rol oynadı. İşgalciliğe karşı ortak mücadele ruhu, ortak vatanda ortak bir devletin inşası anlamına geliyordu.

Cumhuriyet sonrası

Cumhuriyet kurulduktan sonra devletin tek uluslu inşa projesi ana kırılma noktası oldu. Bundan sonra Kürtler üzerinde uygulanan inkar-imha ve asimilasyon politikaları oldu. O andan itibaren devlet için Kürt meselesi bir vatandaşlık sorunu olmaktan çıkıp güvenlik meselesine dönüştü.

Beka sorunu görme

Bu dönüşümle birlikte artık Kürt yerine, “isyan”, “tehdit”, “bölünme”, “terör" gibi kavramlar yerleşmeye başladı. “Şark Sorunu” adlandırmasıyla devletin en büyük beka sorunu olarak görüldü. Bu durum, devlet aygıtında Kürt’e karşı kurumsal bir refleks oluşturdu. Bu refleks, sadece devlet bürokrasisini değil, eğitim sistemini, medyayı, siyaseti, yargıyı ve en önemlisi de toplumun geniş kesimlerini etkiledi.

Devletin güven endeksli refleksleri, Kürt’ün devlet travmasının temel sebebi oldu ama hiçbir Kürt de devlet için güvenilir olmadı. Ne direnen ne de sinip teslim olan Kürt, devletin sevilen bir vatandaşı olamadı, çünkü her an kendi özüne dönme, kimliğine sahip çıkma ve inkara karşı koyma potansiyeli vardı.

Toplumu ırkçılaştırma

Devletin Kürt fobisi, yine devlet eliyle bir toplumsal algı haline getirildi. Kürt kimliği, birçok insanın zihninde kültürel bir kimlik yerine, güvenlik tehdidiyle ilişkilendirilmeye başlandı. Tek ulus üzerinden inşa edilen merkezi devlet, Kürt karşıtlığı üzerinden toplumda ırkçılığı sonuna kadar yaygınlaştırdı.

Sürdürülemez strateji

İç ve dış konjonktürün geldiği aşama, artık devlet açısından bu stratejinin sürdürülemez olduğunu açıkça ortaya koymuştur. 50 yıllık Kürdistan Özgürlük Mücadelesi'nin ortaya çıkardığı Kürt gerçeğinin yanı sıra bölgesel ve uluslararası durumlar da artık devletin reflekslerinde bir değişimi zorunlu kılıyor. Bunun farkına varan ‘devlet aklı'nın Ekim 2024’ten beridir aleniyet kazanan girişimleri var. Ancak bu girişimler yeterli midir? Tabii ki hayır.

Yüzleşme ve gerekleri

Devlet, öncelikle Kürt’e güvenmeyi öğrenmeli; Kürt sorununu bir güvenlik algısı olmaktan çıkarıp geçmişteki ihlalleriyle yüzleşmelidir. Kürtlerin kimlik haklarını güvence altına almalı; eşit yurttaşlık ilkesini tüm kültürel kesimleri kapsayacak şekilde güçlendirmeli; güvenlik merkezli dili terk etmeli; kamu kurumlarında ayrımcı pratikleri ortadan kaldırmalıdır. Sadece Kürtlerin de değil, tüm toplumun devlete demokratik katılım kanallarını açarak toplumsal eşitliği sağlamalıdır. Bununla hukukun herkese eşit uygulanacağını, kendi pratiğinde ispatlamalıdır.

Dil, bir zihniyetin yansımasıdır. Halen dilde bir değişimin olmadığını görüyoruz. Halen inkar-imha ve asimilasyon kaynaklı üslup, değerlendirme ve yaklaşımlar ön plandadır. Bunlarla barışın gerçekleşmesini beklemek, kendini kandırmaktır.

Gerçek barış için

Devlet ile Kürtler arasındaki güven ilişkisi, yalnızca Kürtlerin geçmiş travmalarını aşmasıyla kurulamaz. Aynı ölçüde devletin de kendi tarihsel korkularını, güvenlik merkezli reflekslerini ve dışlayıcı siyasal dilini değiştirmesi gerekir. Gerçek barış, taraflardan birinin değişmesiyle değil, her iki tarafın da geçmişin yükünü, geleceğin üzerine taşımamayı öğrenmesiyle mümkün olabilir.

Kürt sorununda barış, ne geçmişin acılarını unutmak ne de onları geleceğe taşımak değil, o acıların üzerinde 'eşit ve özgür insan' olarak dik durabilmenin adıdır. Devletin topluma adalet borcunu ödeme, toplumun da geleceğe özgür iradeyle yürüme cesareti olmadan barış eksik kalmaya mahkûmdur.