• Komün, tarihsel hafızadan beslenen ve güncel yaşam içerisinde sürekli yeniden üretilen somut bir toplumsal ve siyasal örgütlenme biçimi olarak anlam kazanır.
  • Yalnızca bir yerel yönetim ya da ekonomik paylaşım modeli değil, toplumun karar süreçlerine doğrudan katıldığı ve çoğulcu demokrasiyi esas alan yaşamın temel hücresidir.

ERCAN JAN AKTAŞ

20. yüzyılın son çeyreğinde reel sosyalizmin çözülmesiyle birlikte yalnızca bir siyasal sistem değil, aynı zamanda sosyalizmin uzun yıllar boyunca hâkim olan devlet merkezli ve pozitivist yorumu da derin bir sorgulamayla karşı karşıya kaldı. Bu tarihsel kırılma, sosyalizmin geleceğine ilişkin yeni arayışları beraberinde getirirken, uzun süre geri planda bırakılan komün, özyönetim, yerel demokrasi ve toplumsal öz örgütlenme gibi kavramların yeniden tartışılmasının da önünü açtı. Böylece temel mesele, sosyalizmin terk edilmesi değil; onu devletin sınırlarından çıkararak yeniden toplumun tarihsel ve ahlaki dokusu içerisinde kurabilmenin imkânlarını araştırmak hâline geldi.

Bu tarihsel kırılma içerisinde farklı bir teorik ve siyasal yönelim geliştirmeye çalışan hareketlerden biri Kürt Özgürlük Hareketi oldu. Reel sosyalizmin çözülüşünü sosyalizm düşüncesinin bütünüyle iflası olarak değil, devletçi ve pozitivist yorumunun krizi olarak değerlendiren Hareket, "Sosyalizmde ısrar insan olmakta ısrardır" yaklaşımıyla toplumsal yaşamı yeniden siyasal mücadelenin merkezine yerleştirmeye yöneldi. Abdullah Öcalan'ın bu süreçte geliştirdiği kapitalist modernite eleştirisi, demokratik modernite, demokratik konfederalizm ve komün paradigması; ideolojik katılıktan ziyade toplumsal deneyimlerden öğrenen, dönüşüme açık ve eleştirel bir yeniden inşa çabasını ifade eder.

Somut bir örgütlenme biçimi

Öcalan’ın “Tarih, esas olarak sınıfların kavgası değil, devletin baskısı ile toplumsal komünün özgürlük mücadelesi arasındaki sürekli gerilimdir; sosyalizmin görevi de sınıf diktatörlüğünü değil, etik-politik komünlerin devlet karşısındaki öz yönetimini kurmaktır” ifadesinden hareketle komün, ne geçmişe duyulan romantik bir özlemin ne de geleceğe ertelenmiş bir ütopyanın adı olarak ortaya çıkar; aksine toplumun kendi öz örgütlenme kapasitesini yeniden görünür kılan, tarihsel hafızadan beslenen ve güncel yaşam içerisinde sürekli yeniden üretilen somut bir toplumsal ve siyasal örgütlenme biçimi olarak anlam kazanır.

Sadece teorik itirazlar değil

Bu teorik tartışmalar ve sosyalist düşünce içerisinde ortaya çıkan yenilenme arayışları, uzun yıllar boyunca gerek kimi sol ve sosyalist hareketler gerekse Kürt entelijansiyasının bir kesimi tarafından yeterince dikkate alınmadı. Oysa 20. yüzyılın sosyalist deneyimleri, bu eleştirilerin yalnızca teorik itirazlar olmadığını; merkeziyetçilik, bürokratikleşme ve parti-devlet özdeşliğine ilişkin ciddi tarihsel uyarılar içerdiğini ortaya koyuyordu. Bu nedenle reel sosyalizmin krizini yalnızca dış müdahaleler ya da siyasal başarısızlıklarla açıklamak eksik kalacaktır. Aynı zamanda sosyalizmin kendi içindeki çoğul düşünsel mirası ihmal eden, farklı deneyimleri dışlayan ve toplumu devlet aracılığıyla dönüştürmeyi esas alan dogmatik yaklaşımın da bu krizde önemli bir payı bulunuyor. Tam da bu noktada komün, öz yönetim ve demokratik toplum fikri, geçmişte dışlanan özgürlükçü sosyalist ve anarşist birikimlerin yeniden değerlendirilmesini sağlayan tarihsel bir imkân olarak yeniden gündeme gelmektedir.

Dinamik bir örgütlenme anlayışı

Murray Bookchin’in "komün, demokratik toplumun hücresidir" yaklaşımını esas alan Abdullah Öcalan, demokratik modernite paradigmasını geliştirerek toplumu yeniden siyasal ve ahlaki özne hâline getirmeyi amaçlayan komünalist bir perspektif ortaya koydu. Bu perspektifte komün, yalnızca yerel bir yönetim modeli ya da ekonomik bir paylaşım biçimi değil. Toplumun kendi kendini örgütlediği, karar süreçlerine doğrudan katıldığı, ekolojik dengeyi, kadın özgürlüğünü ve çoğulcu demokrasiyi esas alan yaşamın temel hücresi olarak tanımlanır. Komün, insanlığın tarihsel toplumsallığından beslenen, ancak günümüzün siyasal, ekonomik ve ekolojik krizlerine yanıt üretme iddiası taşıyan dinamik bir örgütlenme anlayışıdır.

Özgürlük, devletin lütfunda değil

Abdullah Öcalan'ın demokratik modernite paradigması da tam bu noktada, kapitalist modernitenin bireyci, devletçi ve hiyerarşik örgütlenme biçimlerine karşı toplumu yeniden siyasal ve ahlaki bir özne olarak kurmayı hedefliyor. Bu yaklaşım, özgürlüğü devletin lütfunda değil, toplumun kendi öz örgütlenme kapasitesinde; demokrasiyi seçim mekanizmalarında değil, doğrudan katılım ve ortak karar süreçlerinde; eşitliği ise yalnızca ekonomik paylaşımda değil, kadın özgürlüğü, ekolojik yaşam ve çoğulcu toplumsallığın birlikte inşasında arıyor. Bu anlamıyla komün, ne bir ütopya ne de bir distopyadır; insanlığın unutulmuş toplumsal hafızasını bugünün koşullarında yeniden üreten, demokratik modernitenin en temel kurucu zemini ve özgür yaşamın somut örgütlenme biçimidir.