• Cumhuriyet'in silah zoruyla yok edip baskı altına aldığı kesimlerin katılımı sağlanmalı. Çözülemeyip kronikleşen yapısal sorunlar aşılmalı. Aksi denendi ve olmadı; iflas etti.
  • Meclis sonrası Kürtleri tasfiye üzerine inşa edilmek istenen Cumhuriyet, bir giriş olmanın ötesine geçemedi. Rejim elitleri, bu tarihsel momenti kaçırdı. Bu sefer aynı hataya düşülmemeli.
  • Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin Türk tarafı olarak AKP-MHP ikilisi, savaşın bir sonuç olduğunu kabul edip sorunların tarifinde Kürtler ile ortaklaşabilmeli.

HEVAL TAHA

Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ni, bir yeniden yapılanmanın arifesi olarak ele almak; 'çerçeve yasa'yı da bu sürecin başlangıç hamlelerinden biri olarak görmek gerekir.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu konudaki ciddiyeti ilgili ilgisiz tüm çevrelerin malumudur. 50 yılı aşkın bir süredir çok ağır bedeller ödenerek yürütülen askeri-siyasi mücadelenin varılan bu noktadaki etkisi, tüm çevreler tarafından biliniyor. Ankara merkezli hantal, otoriter, püriten Türkçülüğün kalıplarının zorlanmasını sağlayan da bu mücadeledir. PKK öncülüğünde yürütülen bu mücadele mevcut kalıpların toplumsal talebe cevap vermediğini ayyuka çıkardı.

Uzun zamandır tıkanan sistem, durma noktasına geldi. Yaşanan siyasal tıkanma bir yana son verilere göre asgari ücretin 28 bin lira 75 kuruş olduğu yerde açlık sınırı 36 bin 940, yoksulluk sınırı da 120 bin 325 TL'yi buldu. Parasından 6 sıfır atılan sistemde varılan nokta, ekonominin de çökme sinyalleri verdiğini gösteriyor. Bu aşamada Öcalan’ın 27 Şubat Çağrısı, başlı başına bir yeni ortak ufuk tarifi oldu. Bunun ardından PKK’nin attığı adımlar, bu ufka varmada Kürt tarafının ne kadar güçlü bir iradeyle sahip çıktığını gösterdi.

Çarpık cumhuriyet anlayışı

Süregelen bu yaşamsal sorunların kaynağı, Türk egemenlerinin ısrarla sahip çıktıkları, ancak bir türlü kurumsallaşamadığı için gerçekleşemeyen Cumhuriyet'tir. Bu çarpık cumhuriyet anlayışı, kamu kaynaklarının iktidar eliyle bölüşülmesine olanak tanıyan bir devletçiliğe dayandığından asker-sivil iktidar eliti için açık bir rant kaynağı oldu. Rejim, layıkıyla yerli yerine oturmayınca o rejimin demokratikleşmesi de mümkün olmuyor. Bugün özellikle İskandinav monarşilerinde yaşanan demokrasi pratiğinin sağlamlığı bu kurumsallaşmanın oturtulmasıyla sağlandı. Adı “cumhuriyet” olan bir çok rejime kıyasla bu parlamenter monarşilerin daha özgürlükçü olmasının esvabı mucibesi de buradan geliyor.

Sürece ciddiyetle yaklaşmalı

Hedef demokrasi ise yapılması gereken en geniş halk kesimlerinin parlamenter temsilini sağlayacak anayasal ve yasal düzenlemeleri yapmaktır. Bununla da yetinmeyip bunların uygulanmasını sağlayacak mekanizmaları inşa ederek onların da anayasal ve yasal güvencelerini oluşturmaktır. Hal böyle olunca Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin hedefine ulaşması için bir önceki cumhuriyet denemesini başaramayarak toplumsal ilişkileri içinden çıkılmaz çatışmalara mahkum eden Türk egemen güçlerinin de bu sürece bu ciddiyetle yaklaşması hayati bir önem ihtiva ediyor.

Kuvay-ı Milliye'nin karakteri

Çok açık ki; 1923 tarihli Türkiye Cumhuriyeti başından itibaren sorunlu bir rejim inşası olarak orta yerde duruyor. Bu girişim, geniş halk kesimlerinin temsili üzerine kurulmak yerine dar bir siyasi-askeri elitin iktidar yoluyla toplumu teslim alma pratiğine dönüştü.

Tarihçi Mete Tunçay “Türkiye’de sol akımlar 1908-1925” kitabında “milli mücadele”yi yürüttüğü iddia edilen Kuvay-ı Milliye'nin sınıfsal karakterine ilişkin son derece çarpıcı bir belgeye yer veriyor: “1919 güzünde, 'Aydın ve Havalisi Cephe Kumandanı [Demirci] Mehmet Efe' tarafından Çal Heyet-i Milliye Riyasetine yazılan (aslı Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü arşivinde bulunan) bir bildiri, Kuvay-ı Milliyenin sınıfsal yapısına ışık tutması bakımından çok ilginçtir: 'Elyevm (bugün) cephelerde bulunan mücahidînin yekûnunu köylülerle kasabalıların fakir sınıfına mensup halk teşkil etmektedir. Zengin eşraf evlatlarından ferd-i vahit bulunmadığı gibi, mutavassıt(orta halli) tabakaya mensup ahaliden de pek az kimse mevcuttur. İşbu efrad, hükümet-i Osmaniyenin bidayet-i teşkilinden beri, bilhassa Balkan ve beş senelik Dünya harbinde olduğu gibi Milli harpte de müdafaa-i vatan hukukunun münhasıran zayıf omuzlarına yükletilerek diğer halkın türlü türlü bahanelerle gerilerde mazhar himaye olduklarını ve menafi-i şahsiyelerini teminden başka bir düşünceleri olmadığından bahisle pek muhik olarak (haklı olarak) şikâyette bulunmaktadırlar.

Heyet-i milliyeler, zâbit olsun nefer olsun, zengin evlatlarını iltimas edip şehirlerde bırakmasınlar. Bu günahtır. Yalnız fakirlere yükletmek, daha sonra ağır ziyanlara sebep olur.

Memleketin menab-i varidatından (gelir kaynaklarından) azami istifade temin eden ağniya (zenginler) başlarında olmak üzere bilumum münevveran ve sanatkaranın bilâ müddet-i kalile için hüsnü menfaatından tecritle mücahidin saflarında isbat-ı vücut eylemelerini bilhassa rica ederim." (s.243)

Yanlışlardan dönme fırsatı

Yoksul halk kesimlerinin üzerine yıkılan savaşın ardından ilan edilen rejimin bu kesimlere sırtını dönmesi, cumhuriyet olamamanın temel sebeplerinden biridir. Uzun yıllar iki turlu seçim saçmalığı ile halkın iradesi gasp edilip Meclis'teki temsili engellenmiştir.

Bugün tüm bu yanlışlardan dönmek fırsatı doğmuşken geçmişin bedeli ağır yanlışlarından ciddi sonuçlar çıkarmak gerekir. Çıkarılacak bu sonuçlar, benzer yanlışların yapılmasını önleyip tüm halk kesimlerinin bu yeniden yapılanma sürecine katılmasının katalizörü olacaktır. Cumhuriyet'in silah zoruyla yok edip baskı altına aldığı Kürtlerin, Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, gerçek Müslümanların, ekonomi politikalarıyla eve mahkum edilen kadınların, gençlerin, cinsiyet ayrımcılığıyla yok sayılan kesimlerin katılımı sağlanmalı. Geçmişin süreç içerisinde çözülemediği gibi kronikleşen yapısal hataları, ciddi biçimde irdelenmeli. Aksi denendi ve olmadı; iflas etti.

Aynı hataya düşülmemeli

Erzurum Kongresi'nin kaynaklık ettiği birinci Meclis sonrası Kürtleri tasfiye üzerine inşa edilmek istenen Cumhuriyet, bir giriş olmanın ötesine geçemedi. Rejim elitleri, bu tarihsel momenti kaçırdı. Bu sefer aynı hataya düşülmemeli. Yoksa Kürtlerin de diğer halkların ve toplum kesimlerinin de gönüllü eşit bir katılımı olmadan ne Cumhuriyet gerçek kimliğine kavuşabilir ne de demokrasi bir yönetim biçimi olarak yerleşebilir.

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin Türk tarafı olarak AKP-MHP ikilisi, sürecin bir devlet politikası olduğunu ısrarla vurguluyor. O halde devlet, savaşın bir sonuç olduğuna karar verip bu savaşa kaynaklık eden sorunların tarifinde Kürtler ile ortaklaşabilmeli. Ankara, bu sefer ıskalamamalı. Aksi yaklaşım yeni bir sonun başlangıcı olmaktan öteye gitmez.