8 Haziran günü Midyat İlçe Emniyet Müdürlüğü önünde bir eylem yapıldı. Meydana gelen patlamada ölen polis memuresinin altı aylık hamile oluşu yandaş medya için yine bulunmaz bir fırsat oldu. Bu insanların sarayın savaşında boşu boşuna öldüklerini yazıp sorgulayacaklarına yine her zaman yaptıkları algı operasyonlarıyla olayı dramatikleştirerek tirajlarını ve reytinglerini nasıl artıracaklarının hesabını yaptılar. Aktroller de bunları sosyal medya mecralarında paylaşarak saraya ne kadar bağlı olduklarını gösterdiler.

Bir Allah’ın kulu da çıkıp demedi ki altı aylık hamile bir polis memuresinin orada ne işi vardı? 

Bütün uygar ülkelerde bir kadın polisin hamile olduğu doktor raporuyla belgelendiği andan itibaren onun silahı elinden alınır ve hemen geri hizmete çekilir. Çünkü hamilelik döneminde hormanlar deli gibi çalışmaktadır. Vücudun salgıladığı bu hormanlar insanı ruhen ve bedenen çok değiştirir, duygu dünyasını alt-üst eder. Kişi sinirli, aşırı heyecanlı, öfkeli, korkak ya da cesur bir duruma gelebilir. Hamile bir kadın hangi işte çalışıyor olursa olsun mazeret bildirmeksizin günlerce işe gitmeyebilir, çalışma saatlerini kendi isteğine göre ayarlayabilir. Medeni ülkelerde kanunlar anne adayını ve doğacak bebeğini koruyacak şekilde düzenlenmiştir. Hem hamile polis memuresini hem de vatandaşları olası bir çılgınlıktan korumak için kişi silahsızlandırılır. Üstelik silahı doğumdan hemen sonra geri de verilmez. Hamilelik hormanları vücudu hemen terk edip gitmez çünkü. Bu nedenle emzirme döneminde de kadınlara ebeveyn izni verilir.

20 Temmuz 2015 Suruç Katliamı’nın ardından 24 Temmuz’da Medya Savunma Alanları’nın bombalanmasıyla birlikte çözüm süreci tamamen sona ermiş, Kürdistan’da devlet eliyle topyekûn bir savaş başlatılmıştı. Savaşların elbette ki savunulur bir yanı yok, hele kirli savaşların hiç. Açıktır ki savaş en çok kadın ve çocukları vuruyor, aileleri yok ediyor, yuvaları harabeye çeviriyor. Böylesi bir ortamda altı aylık hamile bir polis, savaşın bütün şiddetiyle sürdüğü bir coğrafyada neden hâlâ görevini yapmaya devam ediyordu? Hamileliği göz önünde bulundurularak savaş koşullarından dolayı paralı veya parasız izine gönderilebilir ya da geçici olarak başka bir yerde görevlendirebilirdi. Görüldüğü üzere Türk polisi sarayın tek bir sözüyle Kürt şehirlerinde taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmazken, devlet kendi polisini, üstelik de altı aylık hamile bir polis memuresini korumamıştır. Çünkü onların amaçları doğrultusunda ölen her kişi aslında “şehit“ değil, Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın deyimiyle sadece “bir kaç kelle“dir. Biri gider, biri gelir. Bu insanların aileleri olur da hesap soracak olursa bir ferdini kaybeden acılı bir aile olduğuna bakılmaksızın “karaktersiz“ damgasını yer ve sonra Emine hanım ölenleri “kurbanlık koyuna“ benzetebilir. Bütün bunlar Türkiye adlı ülkede gayet normaldir. Kimse karşı çıkmaz ve hesap sormayı aklının ucundan bile geçirmez. 

Diyelim ki kadın polis kendi isteğiyle görevde kaldı ve üslerine hamile olduğuna dair herhangi bir doktor raporu sunmadı. Altı aylık hamilelik gözle görülecek şekilde belirgindir. Ayrıca Türk polisi bunu anlayacak kadar da işinde uzmandır. Örneğin 20 Aralık 2015’de Cîzir’de yedi aylık hamile Güler Yamalak, hamile olduğu çok açık bir şekilde belli olduğu halde bilinçli bir şekilde karnına nişan alınarak vurulmuş ve daha doğmamış bebeği öldürülmüştü. Sonra Nusaybin’deki evinin bahçesine çıkmak isterken iki çocuğunun gözleri önünde öldürülen beş çocuk annesi Selamet Yeşilmen’de hamileydi. Ne gariptir ki ölen kadın polisin hamile oluşunu manşetlere taşıyan yandaş medya bunların hiç birini görmedi. Sonra Cîzir’de Emine Çağırga adlı bir anne devletin öldürdüğü 10 yaşındaki kızı Cemile Çağırga’yı naaşı kokmasın diye günlerce derin dondurucuda sakladı. Taybet İnan adında 11 çocuk annesi bir kadın güpegündüz sokak ortasında öldürülüp cenazesi tam yedi gün kar altında bekletildi. 12 yaşındaki Helin Hasret Şen Sûr’da öldürüldü. Annesi Nazlı Şen “kızım iki gün yemek yememişti, açtı ve otopsi raporunda aç olduğu yazıyordu. Hatırladığımda kahroluyorum. Bunu asla unutmayacağım“ dedi. Tetikçi medya bunu da görmedi. Yine devletin katlettiği 17 yaşındaki Rozerin Çukur’un annesi Fahriye Çukur kızının ölü bedenini almak için beş ay mücadele etti, günlerce açlık grevi yaptı. “Bir anne kızını toprağa vereceği günü aylarca bekler mi? Ama ben bekliyorum. Kızımın cenazesini alıp toprağa vermek istiyorum“ dedi ve kızının cenazesini tam 151 gün sonra gömebildi. Cumartesi Anneleri 585 haftadır devletin katlettiği çocuklarının kemiklerini arıyor. Hurşit Külter günler önce canlı alındı ve akıbeti bilinmiyor. Hacı Lokman Birlik, Ekin Wan, daha sayayım mı? Bunları yazan, okuyan ya da duyan oldu mu? Elbette ki hayır. Satılmış Türk medyası sahibine yaranmak için her zamanki gibi işine geleni manşetlere taşıyor, gelmeyeniyse görmezden geliyor ve üç maymunu oynamaya devam ediyor. Ancak bilmedikleri bir şey var ki gerçekler hiç bir zaman karanlıkta kalmıyor, bir yolunu bulup gün yüzüne çıkıyor.


Eylem Kahraman