Umurumuzda değildi dünya. Tek meramımız, sabahleyin sokağa çıkıp hangi oyunu oynayacağımızdı. Şimdiki gibi “ne olacak, ne kadar insan ölecek?” sorusuna yer yoktu kafamızda. 

Her oyun oynadığımızda dünyayı kucaklayabilecek kadar büyürdü mutluluğumuz. Bakmazdık kimin ne olduğuna, iyisine ya da kötüsüne tüm varlığımızı oyuna adardık. Yeditaş, birdirbir, körebe, yakalamaca hayatımızın anlamıydı. 

Ne öteki dünyayı düşünürdük ne de bu dünyada olacakları... Yapabildiğimiz en büyük kötülük ise birinin camına taş atmak olurdu. Bazen o bile bize oyun gibi gelirdi. Mutluluğu yaptığımız küçük yaramazlıklarda arardık. Sonra da bunun verdiği mutluluğu, gamzelerimizin derinliğine saklayarak ebeveynlerimizin karşısına çıkardık. 

Her şeye rağmen gülüşlerimiz ve mutluluğumuz bir yerlerde saklıydı. Yumuşacık yüreklerimiz vardı. Birileri dokununca yüreğimize, paramparça olurduk.. Yeri geldiğinde ele avuca sığmayan yüreğimizle kocaman dünya karşısında dimdik kesilirdik birdenbire. Bilmediğimiz bir dünya karşısında hesapsız, kitapsız mutluluğun yolunu oyunlarımızda arardık. Bazen bulur bazen de hüsranla eve dönerdik ama bizim için hiçbir şey bitmiş olmazdı. Oyunlarımızdaki mutluluğu bir sonraki gün de bulma umuduyla kafamızı yastığa koyardık. 

Herkes bilir bu duyguları, çünkü herkes çocukluğunu yaşamış ve saatleri iple çekip yarına ulaşmaya çalışmıştır. Tüm insanların bir zamanlar aynı duyguları yaşaması kadar gerçek olan bir şey yoktur. “Çünkü herkes çocuk olmuştur”.

Yarına uyandığımızda ya da uyandığımızı sandığımızda, hesap vermek yoktu literatürümüzde. Büyüdüğümüzde bunların hepsine uzak düşüverdik. Büyüdüğümüzde çocukluğumuzu ve çocukluğumuza ait herşeyi de yitirdik. “Büyüdüğünde birçok şeye sahip olacaksın” diyenlerin hiçbiri, aslında doğruyu söylemiyordu. Doğru olan ve bize söylemedikleri çok şey vardı. Bunlardan biri de; bedenimize ve ruhumuza yüklenecek olan büyük sorumluluklardı!

Bunun için de günümüzde bütün insanlar, her yerde çocukluğunu arıyor. Kimse hiçbir şey istemiyor çocukluğunu istediği kadar. Mutlu olmanın yollarını ararken ve bir şeylere sahip olmaya çalışırken, çocukluğumuzdan uzak düştüğümüzü bilemeyiz bazen. 

Çocukken aslında hiçbir şeyimizin olmadığını sanıyorduk. Sonra anladık ki çocukluk, varolduğuna inandıklarımız arasında en büyük varlığımızmış. 

Bu fotoğraftaki çocuğun en büyük varlığı olan bezden bebeği kucağında sıkı sıkı sarması gibi, çocukluğumuz da bize yakın, fakat bir o kadar da uzak. 

21. yüzyılda dünyada neler olduğundan habersizce yaşamak… Annesinin ona eski bir battaniye parçasından yaptığı bebeğe dünyasını sığdırmış, çocukluğunu onda bulmuş. Biz mutluluğu başka yerlerde ararken, o mutluluğun tüm insanlara aslında ne kadar yakın olduğunu küçücük elleriyle sıkıca sarıldığı bebekle bize işaret ediyor. Oysa biz büyük insanlar onu görememekte ısrar ediyoruz. 

Belki de her gün aradığımız çocukluğumuza buradan başlayarak onun peşine düşebiliriz. Bizi alıp mahsumiyetin ve maneviyatın kapısına götürecek bir kız çocuğu. Hepimiz kendimizi ne kadar ararız bu kız çocuğunun yüreğine sardığı bebekle verdiği karede, bilemiyorum. Fakat aslında bize çocukluğun o kadar da uzak olmadığını işaret ediyor. Sihirli formül, bu çocukların ışıl ışıl parlayan gözlerinde. Kavrulmuş teniyle Şengal’den farklı topraklara göç edilmenin yitikliğini, gözlerinde sakladığını görebiliyoruz. Sarı saçı, esmer teni ve sarı küpeleriyle gözlerimizden süzülüp yüreğimize akan bu kız çocuğu...