O halde IŞİD’in örgütlenmesine onay vererek, imkan sağlayarak, yerel ittifakları (aşiretler, ekonomik çıkar grupları vb.) harekete geçirerek destek olan güçlerin en önemlilerinden biri olan Amerika, neden IŞİD’i “uçaklarla vurdu”?
Tabii ki bu sorunun cevabı IŞİD’in Şengal katliamı karşısında Batı’nın duyarlı olması ya da IŞİD’in söylemlerinin ve eylemlerinin “çizmeyi aşması” değildir. Siyasi anlamda karşılık bulan bir cevap verebilmek için IŞİD’in Rojava saldırılarıyla başlayan sürece birazcık yakından bakmak yerinde olacaktır.
Kürt halkı öncülüğünde Rojava’da, halkların, en ufak bir şiddet kullanmadan yönetim mekanizmalarını ele geçirmesi ve kısa sürede yerelde kabul görmesi, üçüncü yol anlayışının bir anda dikkat çekmesine yol açmıştır. Rojava’da halkların demokratik birlikteliğine dayanan böyle bir adım, kısa sürede “Rojava Toplumsal Sözleşmesi”yle taçlandırılmış ve Ortadoğu açmazında kendini önemli bir alternatif olarak ortaya koymuştur. Bu gelişmenin hemen ardından, halkların özyönetimine ve demokratik birlikteliğine dayalı oluşumdan rahatsızlık duyan güçler harekete geçmiş ve süreç, Kobanê direnişine kadar uzayan, hala devam eden bir mücadeleye evrilmiştir.
Kobanê direnişi alternatif ve yaşanabilir bir Ortadoğu’nun olabileceğini, halkların buna güçlerinin yetebileceğini göstermiştir. Bu direnişin, alternatif yaşamı ya da üçüncü yolu kabul etmeyenler (edemeyenler) tarafından en kısa zamanda yok edilmek istenmesi sonucu; IŞİD’e Musul yolu açılmış ve böylece ağır silahlar karşısında Kobanê’nin düşeceği düşünülmüştür. Çünkü Kobanê düşerse; üçüncü yol anlayışı ve halkların demokratik birlikteliğine dayalı alternatif Ortadoğu projesi de düşecekti. Bu olmadı. Kobanê düşmedi! Düşmeyince IŞİD, daha zayıf bir nokta olduğu düşünülen Güney Kürdistan ve ağırlıklı olarak Şengal bölgesine yöneldi. Maxmur’u alarak, aslında, öz savunmaya dayanmayan ve daha sonradan anlayacağımız üzere, askeri olarak herhangi bir direniş özverisi bile gösteremeyen peşmergenin, bağımsız Kürdistan’ı kurmak bir yana; kendini bile savunamayacak duruma gelmiş olduğunun görülmesine neden oldu.
Maxmur ve Şengal gelişmelerinden sonra, bilindiği üzere, HPG gerillalarının Günay Kürdistan yolculuğu başladı. Beraberinde, YPG de Güney Kürdistan’a birlik göndererek bu yolculuğa katkı sundu. Güney Kürdistan halklarında da önemli oranda karşılık bulan bu hareket ve sonrasındaki direniş, Maxmur’un geri alınmasına, Şengal’den Rojava’ya güvenli bir koridor oluşturulmasına ve önemli bir sonuç olarak; Kürtlerin birliğinin gerçekleştirilmesinin ne kadar aciliyet taşıdığının anlaşılmasına olanak sağlamıştır.
İlk başta sorduğumuz soruya dönersek; tüm bu gelişmeler yaşanırken Amerika neden IŞİD’i “vurdu”? Dünyanın birçok yerinde ve Ortadoğu halklarının önemli bir kısmında, “Güçlü Amerika, Amerika olmadan bu IŞİD gibi yapılanmalar durdurulamaz!” gibi bir algının var olduğunu biliyoruz. İşte Amerika, birçok toplum üzerinde, uzun süreden bu yana var olan bu algıya ve algıyla beraber oluşturulmuş retoriğe zarar vermemek adına IŞİD’i vurdu ya da vurur gibi yaptı. Öyle ki; Amerika bu söylemimizin doğruluğunu onaylarcasına yeni bir gelişmeye daha imza attı: Amerika, zaten YPG tarafından oluşturulmuş ve uzun bir süredir Şengal halkını güvenli bir şekilde Rojava’ya ulaştıran koridoru “açmak” için küçük bir askeri birliği bölgeye gönderiyormuş.
Evet, Amerika bölge siyaseti ve bölgedeki dengeler üzerinde etkili bir güç olabilir. Ancak; Rojava’da gerçekleştirilen devrimden bugüne kadar gelinen süreçte Amerika’nın da dikkatini çeken en önemli gelişme, halkların öz savunmasına ve demokratik birlikteliğine dayalı siyaset tarzı bölgede başarıyı getirebilecek bir etmendir. Bu nedenle, Amerika algı yönetimi noktasında girişimlere devam ededursun, IŞİD, halkların demokratik birliğini esas alan, öz savunmanın, katil birlikler karşısında etkili olduğunu gösteren ve daha yaşanılabilir bir Ortadoğu’nun ipuçlarını veren Kürt Duvarı’na çoktan çarptı.
Amerika retoriği mi, öz savunma mı?