İtalyan filozof ve siyaset teorisi profesörü Sandro Mezzadra, "Savaş Rejimi"ni ve buna karşı nasıl mücadele edilebileceğini anlattı.
- Günümüz savaşları ve savaş rejimi kapitalizmin işleyişi açısından merkezi bir öneme sahip. Savaşların son derece farklı biçimler almaları, onların emperyalist ve sömürgeci sonuçlarının gerçekliğini azaltmaz. Bugün savaşa karşı mücadele etmek, zorunlu olarak kapitalizme, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı mücadeleyi de içerir.
- Parlamenter sol zayıf ve bugün dünyanın büyük bölümünde siyaseti sınırlı ve çelişkilerle doludur. Yeni bir enternasyonalizmden söz etmek, kurumsal düzeyin ötesine geçen ancak kurumsal soldaki güçleri de bu projeye dahil etme ihtimalini dışlamayan, sol siyasetin genel olarak yeniden örgütlenmesine yönelik bir projeyi ifade eder.
- Savaşa karşı mücadele, yeni bir enternasyonalizm için stratejik bir mesele olarak ele alınmalı. Günümüzde çoğalan savaşlara karşı uluslararası kampanyalara acilen ihtiyaç vardır. Bu da savaş karşıtı seferberlikleri emek, toplumsal yeniden üretim, göç, iklim ve gündelik hayatın askerileştirilmesine ilişkin mücadelelerle birbirine bağlamak anlamına gelir.
DEVRİŞ ÇİMEN
Ortadoğu coğrafyasının birçok bölgesi başta olmak üzere dünyada onlarca ülkede savaş, çatışma ve krizler yayılarak devam ediyor. Devletler arası hukukun işlevsiz bırakıldığı, bunu sağlaması gereken Birleşmiş Milletler (BM) gibi kurumların çatışmayı tırmandıranlardan yana etkisiz açıklamaları tercih ettiği ve savaş politikalarının “olağan” hale geldiği bir süreç yaşanıyor. Son yıllarda, filozof ve siyaset teorisi profesörü Sandro Mezzadra ile Amerikalı filozof Michael Hardt, ortak kaleme aldıkları makalelerde/yazılarda "Savaş Rejimi" (War Regime / Global War Regime) kavramına dikkat çekiyorlar. Mezzadra ve Hardt, savaşın artık iki veya daha fazla devlet arasında dönemsel olarak yaşanan askeri bir çatışma olmaktan çıkıp; toplumun, ekonominin ve siyasetin kalıcı bir yönetim biçimine dönüştüğüne dikkat çekiyor. İtalya’nın Bologna Üniversitesi’nde ders veren Mezzadra çalışmalarını küreselleşme, kapitalizm, savaş, göç ve postkolonyalizm konularında yoğunlaştırırken, “Savaş Rejimi”ne karşı yürütülecek mücadelenin yalnızca mevcut savaşları durdurmakla sınırlı kalmaması, geniş bir toplumsal dönüşüm ve reddiye ihtiyacı olduğunu belirtiyor. Mezzadra ile iki bölümden oluşan bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşimizin ilk bölümünde; buna kimin öncülük edebileceğini, kurumsal solun ve medyanın rolünü, baskı altındaki halklarla dayanışmanın yetersizliğini konuştuk.
Savaşlar artık iki devlet arasındaki bir biçim olmaktan ziyade, vekil güçlerin, silahlı grupların ve bölgesel krizlerin devreye girdiği; kaynakların ise uluslararası anlaşmalar veya ulus ötesi şirketler aracılığıyla yağmalandığı bir hâl alıyor. Sizin ve Michael Hardt’ın tanımladığı “Savaş Rejimi”ne karşı, anti-emperyalizm, anti-kapitalizm ve anti-sömürgecilik söylemlerine dayanan mücadele yöntemleri yeterli midir?
Savaşlar ve savaş biçimleri tarih boyunca değişir. Ve haklısınız: Modern Avrupa uluslararası hukukundaki, savaşı devletlerin münhasır işi olarak tanımlayan geleneksel anlayış, günümüz savaşlarının ve ortaya çıkmakta olan küresel savaş rejiminin temel özelliklerini kavramamıza yardımcı olmuyor. Ukrayna savaşını ele alsanız bile, bölgesel boyut, yabancı güçlerin müdahil olması ve Elon Musk’ın Starlink’i gibi şirket aktörlerinin oynadığı belirleyici roller, birçok açıdan yeni olan bir durumla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Değişmeyen şey ise -bunu gözlemlemek neredeyse sıradan bir tespit haline gelmiş olsa da- savaşların topraklar ve halklar üzerinde yarattığı dayanılmaz yıkım ve ölüm düzeyi. Doğrudan sahada bir savaş yürütülmeyen yerlerde bile ülkeler ve bölgeler boyunca yayılan küresel bir savaş rejiminin ortaya çıkışından söz ederken bunu akılda tutmamız gerekiyor.
Bununla birlikte, savaş rejimini, savaşın yeni özelliklerinden en azından bazılarını aydınlatmamızı sağlayacak bir bakış açısı olarak ele almak önemli. Michael ile birlikte yürüttüğüm çalışmalarda, ABD emperyalizmiyle başlayarak günümüzdeki emperyalizm biçimlerinin hem gerçekliğini hem de sınırlarını vurguluyorum. Küresel savaş rejimi olarak adlandırdığımız şeyin temeli de budur. Buna ek olarak şunu belirtmek gerekir ki, dijital alanın askerileştirilmesi ve savaşın dijitalleşmesi yönündeki güncel süreçler, sizin tarif ettiğiniz duruma daha fazla karmaşıklık katmakta; kamusal ve özel aktörler ile bunlara ait mantıklar arasındaki sınırı daha da bulanıklaştırmakta.
Ayrıca günümüz savaşları ve savaş rejimi kapitalizmin işleyişi açısından merkezi bir öneme sahip ve son derece farklı biçimler almaları, onların emperyalist ve sömürgeci sonuçlarının gerçekliğini azaltmaz. Bugün savaşa karşı mücadele etmek, zorunlu olarak kapitalizme, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı mücadeleyi de içerir. Ancak yalnızca açıklamalar ve genel politik tutumlar yeterli değil. Asıl mesele, bunları küresel savaş rejimini oluşturan heterojen güçler ve farklı ölçeklerle karşı karşıya gelebilecek yeni örgütlenme ve mücadele biçimlerine dönüştürebilmektir.
Savaş rejimi örgütlü bir biçimde hareket ediyor. Siz, onun örgütlü yıkımına karşı bir direniş ve kurtuluş enternasyonalizminin örülmesini öneriyorsunuz. Bu nasıl gerçekleşecek? Kim sorumluluk alacak ve öncülük edecek? Böyle örgütlü yapılar halihazırda mevcut mu?
Bugün acilen bir direniş ve kurtuluş enternasyonalizmine ihtiyaç var. Sorunuzun da ima ettiği gibi, savaşı ve yıkımı teşvik eden güçlerle bunlara karşı çıkanların gücü arasında bir orantısızlıkla karşı karşıya olduğumuz açık. Bunun nedenlerinden biri, bugün dünyanın birçok bölgesinde, işlerin mevcut haliyle devam edemeyeceğine dair yaygın bir farkındalık bulunmasına rağmen, başka türlü olabileceklerine dair bir duyguya sahip olunmamasıdır. Brezilyalı bir dostum olan Rodrigo Nunes, ortaya çıkan bu açmazın tam da günümüzdeki aşırı sağ siyaset biçimlerinin, hatta faşizmin geliştiği zemin olduğunu savunuyor. Yeni bir enternasyonalizmin temel meselesi olarak bir kurtuluş siyaseti üzerinde konuştuğumda, küresel savaş rejimi içinde ve ona karşı yürüttüğümüz mücadeleler için “olumlu” bir ufkun ancak uluslararası düzeyde ortaya çıkabileceğini vurguluyorum. Elbette bu, bir kurtuluş siyasetinin soyut bir taslak olarak hazırlanıp yerel ve ulusal bağlamlara “yukarıdan” dayatılması gerektiği anlamına gelmez. Tam tersine: yalnızca belirli bağlamlara ve topraklara dayanan sayısız mücadele, direniş pratikleri ve yeni toplumsal ve siyasal örgütlenme biçimleriyle yapılan deneyler, yeni bir enternasyonalizmin temelini oluşturabilir.
Ancak bu enternasyonalizm, farklı deneyimleri ve dilleri bir araya getirme açısından son derece gereklidir. Aynı zamanda, savaş rejimini oluşturan küresel süreçlerle ve dünya genelinde sermayenin işleyişini sürdüren güçlerle etkili biçimde karşı karşıya gelebilecek bir siyasi güce dönüşmek açısından son derece gereklidir.
Benim açımdan, bugün enternasyonalizm tartışmasının gelişmesi gereken genel çerçeve budur. Ve bunun sol içindeki hareketler ve siyasal güçler arasında yaygın bir farkındalık olduğunu düşünüyorum. Bu sürecin sorumluluğunu tek bir örgütün ya da siyasal öznenin üstlenebileceğini veya ona öncülük edebileceğini düşünmüyorum. Öncülük, farklı bağlamlarda kök salmış hareketler, örgütler ve siyasal güçler arasındaki işbirliği ve yakınlaşma yoluyla ortaya çıkmalıdır. Mevcut örgütlü yapıların bu süreçte oynayacağı önemli roller vardır; ancak aynı zamanda yeni yapıların da kurulması gerekmektedir.
Parlamenter sol hem zayıf hem de alternatif, güçlü bir siyaset üretemez durumda. Savaşa karşı direnişi ve savaş rejimine karşı mücadeleyi yalnızca kurumsal solla sınırlamak yerine, bu mücadele toplumsal hareketler ve tabandan gelen aktivist girişimler aracılığıyla nasıl genişletilebilir?
Katılıyorum, parlamenter sol zayıf ve bugün dünyanın büyük bölümünde siyaseti sınırlı ve çelişkilerle doludur. Yeni bir enternasyonalizmden söz etmek, kurumsal düzeyin ötesine geçen ancak kurumsal soldaki güçleri de bu projeye dahil etme ihtimalini dışlamayan, sol siyasetin genel olarak yeniden örgütlenmesine yönelik bir projeyi ifade eder. İçinden geldiğim siyasal gelenek olan devrimci operaismo,(İşçi Hareketi Geleneği) her zaman mücadelelerin önceliğini vurgulamıştır. Ben de bunu sürdürmeye devam ediyorum; çünkü yeni bir enternasyonalizmi tahayyül etmek ve inşa etmek için ihtiyaç duyduğumuz yaratıcı gücün ancak toplumsal mücadelelerden ve hareketlerden doğabileceğine inanıyorum.
Ancak hareketlerin özerkliği ile kurumsal siyasetin mantığı arasında basit bir karşıtlık kurmaktan kaçınmalıyız. Bugün bana göre yenilenmiş bir sol siyasetin iki zorunlu boyutunu oluşturan bu iki alan arasında yeni eklemlenme biçimlerini denemenin zamanı gelmiştir.
Bununla birlikte, enternasyonalizm açısından belki de başka bir noktayı vurgulamak daha önemlidir. Michael Hardt ve Brett Neilson ile birlikte kaleme aldığım çalışmalarda, bir savaş konjonktüründen geçtiğimizi vurguladım. Savaşa karşı mücadele, yeni bir enternasyonalizm için stratejik bir mesele ve günümüzde çoğalan savaşlara karşı uluslararası kampanyalara acilen ihtiyaç vardır.
Ancak bugün enternasyonalizm yalnızca savaşa karşı bir harekete indirgenemez. Tam da bizim savaş rejimi olarak adlandırdığımız şeyin her yerde mevcut olması ve hayatın her alanına nüfuz etmesi nedeniyle, enternasyonalizm gücünü daha ziyade gündelik yaşam düzeyinde bu rejime karşı gelişen kitlesel bir reddiyeden almalıdır. Bu da savaş karşıtı seferberlikleri emek, toplumsal yeniden üretim, göç, iklim ve gündelik hayatın askerileştirilmesine ilişkin mücadelelerle birbirine bağlamak anlamına gelir.
Sol ve enternasyonalist dayanışmaya değer veren yapılar açısından, dayanışma meseleleri çoğunlukla ana akım medyanın bunlara yer verip vermemesine bağlı olarak gündemlerine giriyor. Bu yapılar, kendi gündemlerini ana akım medyadan ve yerleşik (parlamenter) siyasetten bağımsız olarak nasıl oluşturabilir?
Önemli bir soru soruyorsunuz. Öncelikle şunu söyleyerek başlayayım: Ana akım medya ve parlamenter siyaset, elbette enternasyonalist dayanışmanın gündemini belirlemede önemli bir rol oynar; ancak bunun üzerinde bir tekele sahip değil.Çok sayıda alternatif medya, platform ve iletişim ile alışveriş kanalı mevcut ve bunlar hem dayanışmanın nasıl tahayyül edildiğini hem de onun somut pratiklerini şekillendirir. Bu dayanışma anlayışı, elbette enternasyonalizmin tarihinde ve günümüzdeki biçimlerinde önemli bir yere sahip. Ancak yine, bugün dayanışma ne kadar önemli olmaya devam ederse etsin, enternasyonalizmi yalnızca dayanışmaya indirgeyen bir anlayışın ötesine geçmemiz gerektiğini düşünüyorum. Daha önemli olan şey, bizi kendi memleketimizden veya ülkemizden çok uzakta gerçekleşen bir mücadeleyle kendimizi özdeşleştirmeye götüren alışverişlerin, karşılaşmaların ve deneyimlerin çoğalmasıdır. Ve bu, ana akım medya ile parlamenter siyasetin belirlediği bir gündem aracılığıyla gerçekleşemez.
Tekrar ediyorum: Dayanışma önemini korumaya devam ediyor, ancak dayanışmayı ifade edenlerle onların desteklediği mücadeleleri yürütenler arasında katı bir sınırın varlığını sorgulamamız gerekir. Bu, kurtuluş enternasyonalizmine doğru atılmış önemli bir adımdır. Böyle bir enternasyonalizm, istikrarlı iletişim altyapılarını, dünyanın farklı bölgelerindeki hareketler arasında doğrudan ilişkileri ve medya ilgisinin döngülerinden bağımsız olarak bilgi ile deneyimlerin dolaşıma sokulabilme kapasitesini gerektirir.
Maruz kaldıkları baskı ve sömürü nedeniyle dayanışmaya ihtiyaç duyan, ancak görünmez kalmaya devam eden halklar var: Kürtler, Tamiller, Etiyopya’daki Tigraylılar ve Amharalar, Amazighler (Kabiller), Sahraviler, Beluçlar, Afganlar ve Güney Amerika’daki sayısız yerli halk… Bu halklar için uluslararası düzeyde kim dayanışmanın sesi olabilir?
Bir bakıma bu, önceki sorunun devamı niteliğinde. Bu soru, açıkça ana akım medya ve kurumsal siyasetin gösterdiği ilgiyle bağlantılı olan; baskının ve savaşın, katliamların ve yıkımın görünürlüğü gibi temel bir meseleyi gündeme getiriyor. Öncelikle şunu belirterek başlamak isterim: Kürtlerin, Tamillerin, Sahravilerin ve Latin Amerika’daki yerli halkların mücadeleleri, uzun zamandır heterojen ve çoğu zaman güçlü dayanışma biçimleri tarafından desteklenmekte. Bu örneklerin her birinde, dünyanın başka bölgelerindeki hareketlerle maddi bağlantılar kurulmuş ve kurulmaya devam etmektedir. Bu destek pratikleri, köklü iktidar ilişkileriyle karşı karşıya gelmekte; bu da en azından kısmen, bu mücadelelerin farklı düzeylerdeki başarılarını açıklamaktadır. Ayrıca belirttiğiniz gibi, sözünü ettiğiniz diğer bazı mücadeleler küresel solun gündemine hiçbir zaman girmedi (bu ifadenin ne anlama geldiği ayrıca tartışılabilir); bunlar “görünmez” kaldı.
Etiyopya devletinin 2020 ile 2022 yılları arasında yürüttüğü ve 600 binden fazla Tigraylının hayatını kaybettiği Tigray savaşını düşündüğümde, bu görünmezliğin korkunç bir örneğini görüyorum.
Uluslararası kurumların ve Birleşmiş Milletler’in krizinin mevcut dönemin belirleyici özelliklerinden biri olduğunu göz önünde bulundurduğumda, bu halklar için uluslararası düzeyde kimin ses olabileceğini söylemek benim için kolay değil. Aklıma gelen ilk yanıt şu: Bu halkları kendi sesleriyle konuştuklarında dinlemeliyiz. Enternasyonalist ağların görevi onların adına konuşmak değil; bu sesleri güçlendirmek, duyulabilecekleri alanlar yaratmak ve mücadeleleriyle maddi bağlar kurmaktır. Bu, konuşmanın ve kendi sesini duyurmanın zor olduğu durumlar bulunduğu gerçeğini değiştirmez. Yeni bir enternasyonalizmden söz etmek, uluslararası düzeyde yeni platformların, örgütlerin ve hatta kurumların ortaya çıkışını tahayyül etmeyi de gerektirir. Bunlar, savaş ve soykırım durumlarını etkili biçimde izleyebilir; seferberlik kampanyaları ve dayanışma pratikleri için bilgi ve itici güç sağlayabilir. Ancak tekrar etmek gerekirse, zor koşullarda bile temel görev, dayanışmanın zemini olarak sahada somut bağlar kurmaktır.
Somut olarak, Kasım 2020 ile Kasım 2022 arasında Etiyopya devleti bir soykırım gerçekleştirdi ve 600 binden fazla Tigraylıyı öldürdü. Bu durum küresel solun gündemine girmedi ve herhangi bir dayanışma da gelişmedi. Sorun nerede yatıyor?
Önceki cevabımda belirttiğim gibi, Tigray savaşının görünmezliği, bir durumun vahametinin tek başına uluslararası ilgi ve dayanışma yaratmaya yetmediğini gösteriyor. Siyasal ilişkilerin, iletişim kanallarının ve enternasyonalist altyapıların önceden var olması ya da aktif biçimde inşa edilmesi gerekir. Bunların zayıflığı veya yokluğu, sorunun temel bir parçasıdır. Bu, küresel solun bazı kesimlerinde de bir sorun bulunduğunu inkar etmek anlamına gelmez. Bu kesimler emperyalizme karşı mücadeleyi seçici bir jeopolitik bakış açısıyla okuyor. Bunun sonucunda şiddet ve savaş, Batılı “kampın” sorumluluğunu yükleyen tanıdık bir anlatıya yerleştirilemediğinde daha az görünür hale geliyor. Michael ve Brett ile birlikte yürüttüğüm çalışmalarda sık sık vurguladığım gibi, “kampçılık” eleştirisi yeni bir enternasyonalizmin temel unsurlarından biridir.
Yarın: Yeni enternasyonalizmin ayrılmaz parçası; Demokratik Modernite