- 1956 Süveyş Krizi, İngiliz ve Fransız emperyalizminin Ortadoğu’daki son çırpınışıydı ancak o sonun gelmesi yıllar aldı. Amerikan üstünlüğü de bir gecede bitmeyecek; fakat ABD'nin bölgedeki gücü ve amacına yönelik kuşkular artık geri dönüşü olmayan bir eşiği aşmış durumda.
- ABD’nin 35 yılı aşkın süredir temel amacı, birbirinden farklı müttefiklerini İsrail’in güvenliğini merkeze alan bir düzen içinde bir arada tutmaktı. Başlangıçta İran ve Irak’ı, daha sonra ise İran’ı ve onun devlet dışı müttefiklerini sınırlandırmak bu düzenin temel unsurlarındandı.
- Amerikan himayesindeki politikalar Lübnan, Libya, Sudan, Suriye ve Yemen’de yıkıcı savaşlara yol açarak toplumsal dokuyu parçaladı. Trump’ın İran macerası ise ABD askeri gücünün sınırsız ve her koşulda üstün olduğu yanılsamasını yıktı.
Marc Lynch* - Çeviri: Yeni Özgür Politika
Amerikan Ortadoğu’su sona erdi. 1991’den bu yana bölgeye hakim olan düzen, ABD ile İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın kurbanları arasına katıldı. ABD ve İsrail’in Tahran’daki rejimi devirmeyi başaramaması, onlarca yıldır uygulanan yaptırım ve şiddet politikasının iflasını gözler önüne serdi. ABD’nin Körfez’deki müttefiklerini İran’ın saldırılarından koruyamaması ve Hürmüz Boğazı’nı açık tutamaması, bölgedeki geniş Amerikan askeri üsleri ağını meşrulaştıran temel güvenlik anlaşmasını ölümcül biçimde sarstı. İsrail’in giderek daha tehditkar bir çizgiye kayması ve Filistinlilerle uzlaşma arayışında olduğu yönündeki her türlü görüntüyü terk etmesi ise Washington’ın onlarca yıldır sürdürdüğü bir başka hedefi sona erdirdi: Arap müttefikleriyle İsrail’i kalıcı bir güvenlik ortaklığı içinde buluşturmak.
ABD’nin 35 yılı aşkın süredir temel amacı, birbirinden farklı müttefiklerini İsrail’in güvenliğini merkeze alan bir düzen içinde bir arada tutmaktı. Başlangıçta İran ve Irak’ı, daha sonra ise İran’ı ve onun devlet dışı müttefiklerini sınırlandırmak bu düzenin temel unsurlarındandı. Başkan Donald Trump’ın İran’a karşı başlattığı savaş, bu stratejiden bir sapma değildi; aksine, stratejinin mantıksal olarak vardığı son noktaydı. Amaç, İran tehdidini tek bir askeri hamleyle ortadan kaldırmaktı.
İran karşısında Körfez ülkeleri
Bu savaşın mimarları, tıpkı 2003 Irak işgalinden önceki Amerikan liderleri ve İsrail’in Hizbullah ile Hamas’a karşı yürüttüğü savaşların planlayıcıları gibi, askeri gücün neler başarabileceğini fazlasıyla abarttı. Karşı tarafın koşullara uyum sağlama kapasitesini küçümsediler, müttefiklerin kendiliğinden aynı çizgide hareket edeceğini varsaydılar ve sıradan insanların hayatını umursamazca göz ardı ettiler. Washington’ın bu macerası, Amerikan Ortadoğu politikasından bir sapma değildi. Tam tersine, bu stratejinin kendi içinde taşıdığı yapısal zaafın en uç noktaya varmış haliydi.
İlk bakışta savaşın, Amerikan düzeninin dayandığı ittifaklar üzerinde çok büyük bir etkisi olmuş gibi görünmeyebilir. Sonuçsuz bir savaş ve giderek güçlenen bir İran karşısında Körfez ülkeleri daha fazla silah satın almaya ve ABD’den yeni güvenlik garantileri talep etmeye yönelebilir. Bu da her şeyin eskisi gibi devam ettiği yanılsamasını yaratabilir. Oysa eski düzen yerini çoktan yeni bir düzene bırakmaya başladı.
Bir düzenin çöküşü
Bugün 1956 Süveyş Krizi, İngiliz ve Fransız emperyal gücünün Ortadoğu’daki son çırpınışı olarak hatırlanıyor. Ancak o kaçınılmaz sona ulaşılması yıllar aldı. Amerikan üstünlüğü de bir gecede ortadan kalkmayacak. Fakat ABD’nin gücüne ve bölgedeki amacına ilişkin yıllardır biriken kuşkular artık geri dönüşü zor bir eşiği aşmış durumda. İran savaşı ve ondan önce Gazze’de yürütülen İsrail savaşıyla ortaya çıkan gerçekler, ABD’nin hem müttefiklerinin hem de rakiplerinin hesaplarını şimdiden değiştirdi. Yeni bir çatışma turu ya da farklı bir Amerikan başkanının seçilmesi bu kopuşu onaramayacak.
Önümüzdeki yılların daha fazla anlaşmazlık getirmesi bekleniyor. İsrail ile İran’ın Ortadoğu’yu hukuksuzluk ve şiddet içinde tutmak konusunda ortak bir çıkarı bulunuyor. ABD’nin ise her iki tarafı da dizginlemek için elinde çok az araç kaldı.
İsrail, tarihi Filistin’in mümkün olduğunca büyük bir bölümünü ilhak etmek de dahil olmak üzere fiili sınırlarını genişletmek ve bölgenin geniş kesimlerinde kendi iradesini zor yoluyla kabul ettirmek istiyor. İran rejiminin yakın zamanda çökmediğini varsayarsak -ki mevcut koşullarda bunun gerçekleşmesi pek olası görünmüyor- güçlenmiş bir Tahran da bölgedeki nüfuzunu koruyup genişletmenin yollarını arayacaktır. Bunun en etkili yollarından biri, Washington’ı yıllarca sürebilecek, sınırları belirgin olmayan ve “gri bölge” çatışmaları olarak adlandırılan mücadelelere çekmek olabilir. İran, bu tür çatışmalarda bugüne kadar oldukça başarılı oldu.
Ancak ABD sonunda başarısız stratejisinden vazgeçmeye gerçekten hazırsa, bir düzenin çöküşü yine de yeni ve daha iyi bir düzen kurmak için fırsata dönüşebilir. Gerçi koşullar bunun için pek elverişli değil. Bölgedeki liderlerin ve halkların çoğu askeri saldırılardan ve ekonomik sarsıntıdan kurtulup biraz nefes almak istiyor. Fakat aynı zamanda kendilerini böylesine büyük bir felakete sürüklediği için Washington’a karşı derin bir öfke duyuyorlar. Yine de ABD; otoriter liderleri destekleyen, müttefiklerine karşı işledikleri ihlallerin cezasız kalmasına göz yuman ve düşmanlarını askeri yöntemlerle çevrelemeye dayanan politikasını terk ederse, bölgeyle daha sağlıklı bir ilişki kurmanın önü açılabilir. Belki de bu yeni yaklaşım, Washington’ın yıllardır istediğini iddia ettiği kalıcı istikrarı sonunda gerçekten mümkün kılabilir.
Temeldeki çatlaklar
II. Dünya Savaşı’nın ardından geçen uzun yıllar boyunca ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik hedeflerini büyük ölçüde Sovyetler Birliği’yle yürüttüğü küresel rekabet belirledi. Bu rekabet Washington’ın bölge siyasetine olağandışı ölçüde önem vermesine yol açıyor, ancak aynı zamanda onu açık ve doğrudan askeri müdahaleler konusunda temkinli davranmaya itiyordu.
Bugünkü Ortadoğu düzeni ise Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve 1990-91 Körfez Savaşı’nda Kuveyt’in Irak işgalinden kurtarılmasının ardından George H. W. Bush yönetimi tarafından kuruldu. Bu düzenin belirleyici özelliği Amerikan üstünlüğüydü. Washington, uzun süredir büyük güçlerin rekabet alanı olan bu bölgede rakipsiz bir hakimiyet kurmak için önüne çıkan tarihi fırsatı değerlendirdi. Irak ve İran’ı çevrelemek amacıyla askeri üsler kurdu, güvenlik anlaşmaları yaptı ve kendisini bölgenin vazgeçilmez gücü haline getirdi. Askeri ve siyasi desteği, bölgedeki rejimlerin neredeyse tamamının ayakta kalmasının temel dayanaklarından biri oldu.
Washington, rolünün salt yırtıcı bir tahakkümden ibaret olmadığını göstermek ve bu düzeni meşrulaştırmak için Arap-İsrail barış sürecini başlattı. Amaç, Arap müttefikleriyle İsrail’i ortak bir güvenlik çerçevesi içinde buluşturmaktı. Sonuçta bölge iki kampa ayrıldı: İsrail, Türkiye ve Arap ülkelerinin neredeyse tamamını kapsayan Amerikan öncülüğündeki blok ile İran, Esad hanedanının yönetimindeki Suriye ve Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi devlet dışı aktörlerden oluşan, daha gevşek ve gayriresmi karşı blok. Küresel siyasette, bölge dengelerinde ve Amerikan siyasetinde son derece büyük değişimler yaşanmasına rağmen bu yapı 30 yıl boyunca şaşırtıcı ölçüde değişmeden kaldı.
Savaşın bedelini halk ödedi
Washington’ın kendi anlatısına göre bu düzen, petrol ticareti, İsrail’in güvenliği ve terörle mücadele gibi temel Amerikan çıkarlarını korurken bölgeye belli ölçüde istikrar da sağladı. Bunun önemli ölçüde doğru olduğu söylenebilir. İsrail, 1973’ten bu yana başka bir devletin oluşturduğu ciddi bir tehditle karşılaşmadı ve kendisine denk bir rakiple savaşa girmedi. Bu durum, İran’a saldırmanın ne kadar büyük bir meydan okuma olduğunu olduğundan küçük görmesine yol açmış olabilir. Arap ülkeleri ise İsrail-Filistin çatışmasına adil bir çözüm bulunamamış olmasına rağmen ortak düşmanlarına karşı İsrail’le işbirliği yaptı. Petrol, büyük ölçüde istikrarlı biçimde ve makul fiyatlarla piyasaya akmaya devam etti. Hiçbir rakip büyük güç Amerikan üstünlüğüne ciddi biçimde meydan okumadı. Buna Çin de dahildi; Pekin, ABD’nin sağladığı güvenliğin yarattığı ekonomik fırsatlardan yararlanmayı tercih ederek büyük ölçüde kenarda durdu. Washington açısından bu düzenin sağladığı stratejik kazanımlar, onu ayakta tutmak için girişilen savaşların maliyetini haklı çıkarıyor gibi görünüyordu. Fakat bölge halkları için ödenen bedel çok daha ağırdı.
Son 35 yıl içinde İsrail, kendisinden çok daha zayıf komşularıyla çok sayıda küçük savaşa girdi. İsrail-Filistin barış süreci bütünüyle çöktü. Hamas 7 Ekim’de İsrail’e saldırdı ve İsrail bunun ardından Gazze’yi yıkıma uğratan bir savaşa girişti.
Irak’ta ise ABD, 12 yıl boyunca ağır ekonomik yaptırımlar uyguladı; aralıklarla bombalama kampanyaları yürüttü; rejim değişikliği ve nükleer silahların yayılmasını önleme girişimlerinde başarısız oldu. Ardından 2003’te ülkeyi işgal edip işgal altında tuttu. Bütün bunların insani bedeli son derece ağırdı.
Sistem amacına ulaştı
Amerikan himayesinde yürütülen politikaların sonucunda Lübnan, Libya, Sudan, Suriye ve Yemen’de yıkıcı savaşlar patlak verdi ve bu ülkelerin toplumsal dokusu paramparça oldu. Bölgesel düzen yalnızca Arap devletlerine verilen Amerikan güvenlik garantilerine dayanmıyordu. En az bunun kadar önemli olan, bu devletlerin başındaki otokratlara sağlanan güvenlik ve siyasi destekti. Demokratik talepleri bastırmak, İran’ın askeri saldırılarına karşı koruma sağlamak kadar bu düzenin temel unsurlarından biriydi. 2010-11 Arap ayaklanmaları sırasında kısa bir süreliğine değişim dalgası durdurulamazmış gibi göründü. Bunun dışında sistem büyük ölçüde amacına ulaştı. Amerikan ittifak sistemi içindeki rejimlerin neredeyse tamamı iktidarda kalmayı başardı; çoğu, protestoların ardından halk üzerindeki baskısını daha da artırdı.
ABD’nin neoliberal ekonomik reformlara verdiği destek de bu rejimleri özelleştirme politikalarına yöneltti. Bu politikalar, yönetici elitlerin yolsuzluklarını daha da büyütürken toplumun büyük bölümünü yoksullaştırdı. Washington’ın terörle mücadele kampanyası ise müttefiklerini güvenlik gerekçesiyle kapsamlı gözetim mekanizmaları kurmaya ve muhtemel muhalefeti bastırmaya teşvik etti.
Washington başarısız oldu
Zengin Körfez petrol devletleri ile Arap elitlerinin küçük bir kesimi bu sistem içinde büyük ölçüde refah kazandı. Ancak insanların çoğunluğu için Amerikan düzeninin karşılığı şiddet, umutsuzluk ve yoksunluk oldu. Ekonomik göstergelerden siyasi ve toplumsal kalkınma ölçütlerine kadar neredeyse her açıdan bakıldığında, Amerikan hakimiyeti altındaki Ortadoğu’nun performansı dünyanın diğer bütün bölgelerinden çok daha kötü oldu. İşin ironik yanı, Amerikan güvenlik garantilerinin müttefiklerini Washington’ın çıkarlarını ve politikalarını göz ardı etmeye teşvik etmesiydi. Müttefiklerin çoğu dışarıdan gelecek bir işgal ya da saldırı karşısında güvende olduklarına inanıyordu. Bu da bir tür ahlaki tehlike yarattı: Kendi ideolojik ve siyasi hedeflerinin peşinden giderken ciddi bir bedel ödemek zorunda kalmayacaklarını düşünüyorlardı.
Washington’ın iç siyasetine aşırı odaklanması, bölgenin kendine özgü dinamiklerini yeterince kavrayamaması ve Çin ile Rusya’nın bölgedeki ilerleyişine ilişkin abartılı kaygıları, ABD’yi yerel güçlerin manipülasyonlarına açık hale getirdi. Bunun sonucunda Washington, onlarca yıl boyunca İsrail’i anlamlı biçimde dizginlemekte ya da Arap müttefiklerinin ABD’nin ilan ettiği hedefleri baltalayan politikalar izlemesini engellemekte defalarca başarısız oldu.
Müttefiklerin ABD'ye güveni!
Sözde müttefikleri, Libya, Sudan, Suriye ve Yemen’de yürüttükleri yıkıcı müdahalelere yönelik Amerikan eleştirilerini büyük ölçüde kulak ardı etti. Neredeyse tamamı, Obama yönetiminin bölgenin istikrarına katkı sağlayacağını umduğu 2015 İran nükleer anlaşmasına aktif biçimde karşı çıktı. 2017’de ise Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’ın öncülük ettiği Katar ablukası, Trump’ın “maksimum baskı” politikasının İran’a karşı ihtiyaç duyduğu ortak cepheyi ciddi biçimde sarstı.
2010-11 ayaklanmaları, Arap hükümetlerini yeni tür müdahalecilik politikalarına itti. Bunun nedenlerinden biri, kendi gözlerinde acil tehdit oluşturan gelişmelere karşı ABD’nin müdahale etme kapasitesine ve iradesine duydukları güveni yitirmeleriydi.
Zaten olası darbelerden ve halk ayaklanmalarından korkan otokratik müttefikler, bu tehditlerin artık uzak ihtimaller olmadığını düşünmeye başladı. İran destekli Şii grupların, İslamcı ve cihatçı hareketlerin ve genç liberal-demokrat aktivistlerin meydan okumalarıyla karşı karşıyaydılar. Protestoların yıldırım hızıyla bir ülkeden diğerine yayılmasını izlerken, rejimler içerideki tehdidin herhangi bir yerden başlayabileceğini öğrendi; hatta tehdit ülke sınırlarının ötesinden bile gelebilirdi.
İran silahlandırdı
Mısır’da Hüsnü Mübarek’in 2011’de devrilmesini gördüklerinde ise ABD’nin onları içeriden gelen tehditlere karşı kurtaracağına güvenemeyecekleri sonucuna vardılar. Hayatta kalmak istiyorlarsa tehlikeyi kendileri bertaraf etmek zorundaydılar. Ne var ki dışarıya dönük müdahaleleri defalarca yıkıcı sonuçlar doğurdu; Mısır’daki askeri darbeye ve bir dizi iç savaşa katkıda bulundular. Bu düzen, İran ve İsrail’i de istikrarsızlaştırıcı politikalar izlemeye teşvik etti. Ancak iki ülke bunu birbirinden oldukça farklı biçimlerde yaptı. İran rejimi, dışarıdan düşmanlık göreceğini baştan veri kabul etti ve ayakta kalma stratejisini bunun üzerine kurdu. Halkı yoksullaştıran, ancak karaborsayı kontrol eden rejim içindeki aktörleri güçlendiren ABD ve uluslararası yaptırımlar, yönetimi büyük ölçüde rahatsız etmedi. İran, yıllar içinde çok sayıda devlet dışı müttefikten oluşan bir ağ kurup silahlandırdı. Bu gruplar, Amerikan, İsrail ve Suudi Arabistan’ın yürüttüğü savaşların geride bıraktığı yıkımın içinden güçlenerek çıktı. Amerikan ve Avrupa askeri teknolojilerine erişimi büyük ölçüde kesilen İran, düşük maliyetli silah üretimine yatırım yaptı. Böylece rakiplerinin son derece gelişmiş ve son derece pahalı sistemlerine karşı koyabilecek insansız hava araçları ve ucuz balistik füzeler geliştirdi.
Filistin ikinci plana itildi
Bölgedeki diğer yönetimlerin çoğu gibi İran liderleri de protestoları bastırmakta tereddüt etmedi. Gerçekte halkın sahici hoşnutsuzluğundan doğan bu gösterilerin arkasında gizli bir yabancı güç bulunduğundan korkuyorlardı. İsrail ise Amerikan güvenlik garantilerinin en sağlamına sahipti. Ülke, en azından Yahudi vatandaşları açısından, demokratik bir sistem olsa da İsrail başbakanları sık sık ABD’nin otokratik müttefiklerini içine çeken benzer bir tuzağa düştü. İsrail’in askeri üstünlüğü ve Amerikan desteğine duyduğu güven, ülke liderlerinin yönetim koalisyonlarını ayakta tutmaya ve içeriden gelen siyasi tehditleri savuşturmaya öncelik vermesine yol açtı. Filistin meselesini gerçekten çözmeye çalışmak ya da bölgedeki istikrarsızlığı azaltmak ise çoğu zaman ikinci plana itildi.
Ancak 7 Ekim saldırıları bu rehaveti yerle bir ettiğinde İsrail’in tepkisi, askeri tırmanışı sonuna kadar götürmek oldu. Bölge genelinde giderek daha ölçüsüz bir güç kullanmaya başladı; Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki askeri işgalini kalıcılaştırırken Lübnan ve Suriye’nin bazı bölgelerindeki askeri varlığını da genişletti. Amerikan düzeninin bunca yıl ayakta kalabilmesinin nedenlerinden biri, temelindeki güvenlik anlaşmalarının hiçbir zaman gerçekten sınanmamış olmasıydı. Bölge liderleri kendilerini terk edilmiş hissettiklerinden durmaksızın yakınıyorlardı; ancak davranışları, gerçekten terk edilebileceklerine inandıklarını göstermiyordu.
İran'a saldırı
Uzun yıllar boyunca devletler arası savaş da bölge için ciddi bir tehdit değildi. İsrail zaman zaman Gazze ve Lübnan’ı bombalıyordu ama ABD’yle aynı safta yer alan hiçbir Arap ülkesi İsrail’in kendisine saldıracağından ciddi biçimde endişe etmiyordu. İran ise kaygılarının daha önemli bir parçasıydı. Yine de İran’ın doğrudan bir saldırıya girişmesi son derece düşük bir ihtimal olarak görülüyordu. İran destekli vekil güçlerin düzenlediği dolaylı saldırılar bile temel inancı değiştirmiyordu: Amerikan askeri üstünlüğü o kadar açık ve eziciydi ki İran’ın buna doğrudan meydan okuması düşünülemezdi. Bu güven 2019’da sarsılmaya başladı. İran’a atfedilen bir saldırıda Suudi Arabistan’daki petrol tesisleri hedef alındığında ABD karşılık vermedi. 2022’de Husilerin BAE’ye yönelik insansız hava aracı saldırıları da benzer bir tablo ortaya koydu. Bölgenin güvenlik mimarisi yerli yerinde duruyordu ama ilk çatlaklar artık görünür hale gelmişti. Aynı dönemde ABD, Arap müttefikleriyle İsrail arasında açık askeri ve siyasi işbirliğini teşvik ederek Ortadoğu’daki düzenini kurumsallaştırmaya çalışıyordu. Hedef aslında yeni değildi. 1991’den beri görev yapan her Amerikan yönetimi, ABD öncülüğünde İran karşıtı bir koalisyon oluşturmayı amaçlamıştı.
Trump ise seleflerinden bir noktada ayrıldı: Arap ülkeleriyle İsrail arasındaki normalleşme adımlarını Filistin meselesinde ilerleme şartına bağlamadan bu projeyi hayata geçirmeye çalıştı. 2020’de Trump yönetimi, İsrail ile başlangıçta Bahreyn ve BAE arasında İbrahim Anlaşmaları’nı hayata geçirdi. Fas kısa süre sonra sürece katıldı. Sudan da ilk aşamada bir anlaşma imzaladı, ancak bu anlaşma resmiyete dökülmedi. Biden yönetimi ise Suudi Arabistan’ı bu sürece katılmaya ikna etmeye çalışırken iki önemli noktayı yanlış değerlendirdi: Suudi kamuoyunda Filistin meselesinin hâlâ taşıdığı ağırlığı ve Riyad ile Abu Dabi arasındaki giderek artan rekabeti. Ayrıca Arap kamuoyunda normalleşmeye yönelik tepkinin giderek büyüdüğünü ve Gazze’de yaklaşmakta olan felaketin boyutlarını da öngöremedi.
Çifte darbe
ABD’nin bölgedeki düzeni daha önce de ciddi sarsıntılar geçirdi. 2003’teki felaketle sonuçlanan Irak işgali ve 2011’deki halk ayaklanmaları bunların en önemlileriydi. Ancak düzen her seferinde kendini yeniden kurmayı başardı. Aslında Amerikan politika yapıcıları da inşa ettikleri bu yapının içine, bölgedeki güçler kadar hapsolmuştu. Bill Clinton’dan sonra göreve gelen her Amerikan başkanı, Ortadoğu’daki Amerikan varlığını azaltacağı vaadiyle iktidara geldi. Ama hepsi sonunda kendisini yeniden aynı politikalara ve aynı savaşlara sürüklenmiş buldu. İsrail’in Gazze’yi yıkıma uğratmasıyla ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın yarattığı ikili kriz de ilk bakışta bu döngünün yeni bir halkası gibi görünebilir. Oysa gerçekte bu iki gelişme bir araya geldiğinde Amerikan Ortadoğu’suna ölümcül bir darbe indirdi.
Özellikle Başkan Joe Biden döneminde ABD’nin İsrail’in Gazze saldırısına verdiği destek, Washington’ın geriye kalan ahlaki meşruiyetini de büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Trump’ın İran macerası ise Amerikan askeri gücünün her koşulda üstün ve sınırsız olduğu yönündeki yanılsamayı paramparça etti. Her iki gelişme de Arap devletlerine, mevcut bölgesel düzen içinde gerçek anlamda söz sahibi olmadıklarını ve Amerikan güvenlik garantilerinin sağladığı getirinin giderek azaldığını gösterdi.
Biden ve Trump dönemlerindeki Amerikan yetkilileri, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü savaşın sarsıcı sonuçlarını kavramakta başarısız oldu. Her iki yönetim de bölge liderlerinin görüşlerinin belirleyici olduğu varsayımını paylaşıyordu. Bu liderlerin Filistin meselesini çoktan geride bıraktığını ve hem güçlü bir İsrail’le daha yakın ilişkiler kurmaya hem de bunun karşılığında ABD’nin sunduğu daha güçlü güvenlik garantilerinden yararlanmaya hevesli olduklarını düşünüyorlardı. Bu dar görüşlülüğü, Biden’ın İsrail ile Suudi Arabistan arasında ilişkilerin normalleşmesini sağlama konusundaki ısrarından daha iyi gösteren çok az örnek vardır. Gazze’de ölü sayısı hızla artarken bile Biden bu girişimi sürdürdü. Oysa Riyad’ın liderlik iddiasında bulunduğu Arap kamuoyunda İsrail’le işbirliği artık siyasi açıdan son derece zehirli bir mesele haline gelmişti.
BAE, İran’a saldırılara katıldı
Washington’ın Arap ülkelerini İsrail’le işbirliğine durmaksızın teşvik etmesi, bölgedeki ayrışmaları daha da derinleştirdi. İbrahim Anlaşmaları’nın ilk iki imzacısından biri olan BAE, İsrail’in Gazze’deki savaşını sürdürdüğü, Irak, Lübnan, Suriye, Yemen ve hatta Katar’a askeri saldırılar düzenlediği dönemde bile İsrail’le işbirliğine devam etti. The Wall Street Journal’ın haberine göre BAE, İran’la savaş sırasında İsrail ve ABD’yle koordinasyon halinde İran’daki hedeflere yönelik saldırılara da katıldı. Suudi Arabistan ise BAE ile İsrail arasındaki bu yakınlaşmayı giderek daha büyük bir rahatsızlıkla izledi. Riyad ile Abu Dabi, zaten Suriye ve Yemen meselelerinde karşı karşıyaydı. Suudi Arabistan, Esad sonrası Suriye yönetimini desteklerken BAE, İsrail’in bu yönetime karşı duyduğu düşmanlığı paylaşıyordu. Yemen’de ise Suudi Arabistan kısa süre önce BAE’nin desteklediği güçleri bölgeden çıkarmıştı. Suudi Arabistan, BAE’nin bölgesel istikrarı zayıflatan ayrılıkçı hareketleri desteklediğinden şikayet ediyordu. Daha genel olarak da İsrail-BAE ortaklığını kendi bölgesel liderliği açısından bir tehdit olarak görüyordu. Bu çatlak, Washington’ın İran’ı yenilgiye uğratma kampanyasının arkasında bölgenin en güçlü devletlerini bir araya getirme ihtimalini ciddi biçimde zayıflattı.
Gazze savaşı Amerikan liderliğinin geleceğini belirsiz hale getirdiyse, İran savaşı bu düzenin artık sona erdiğinin teyidi oldu.
Körfez ülkelerinin liderleri, ABD ve İsrail’in kendilerine danışmadan savaşı başlatmasına öfkeliydi. Üstelik Washington ve Tel Aviv, Körfez ülkelerinin savaşa karşı olduğunu biliyordu ve savaşın başlamasından hemen önce İran’la Umman’ın arabuluculuğunda yürütülen müzakereler devam ediyordu. Kendi söz haklarının olmadığı bir savaş, bu ülkeleri doğrudan İran misillemesinin hedefi haline getirdi. Amerikan füze savunma sistemleri Körfez’i saldırıların en ağırından büyük ölçüde korudu. Ancak İran’ın yeterince saldırısı savunmayı aşarak ciddi hasara yol açtı ve bölgenin toplumsal ve ekonomik düzeninin dayandığı istikrar görüntüsünü sarstı. İran bütün Körfez ülkelerini hedef aldı; Umman ve Katar gibi kendisine daha yakın duran ülkeleri bile vurdu. Ancak asıl ateşini İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayan ülkelere, özellikle de BAE’ye ve daha da yoğun biçimde Bahreyn’e yöneltti. Birkaç hafta içinde İran, Ortadoğu’daki Amerikan üstünlüğünün temel dayanaklarından biri olan askeri üsler zincirinin büyük bölümünü hasara uğratmayı, yok etmeyi ya da işlevsiz hale getirmeyi başardı.
Körfez ekonomisi tehlikede
Körfez müttefiklerinin Washington’a duyduğu güven, ABD-İsrail operasyonunun İran rejimini deviremeyeceği ortaya çıktığında daha da eridi. On yıllar boyunca İran’ın bombalanmasını savunanlar, böyle bir saldırının karmaşık ve yıpratıcı olabileceğini, ancak sonunda İran tehdidini ortadan kaldıracağını ileri sürmüştü. Oysa ABD ve İsrail, ellerindeki bütün askeri güce rağmen bunu başaramadı. Dahası, İran Hürmüz Boğazı’nı kapatırken ABD buna çaresizce seyirci kaldı. Bu durum, bütün Körfez ekonomisini tehlikeye attı. Körfez liderleri bir kez daha yalnızca Amerika’nın kendi tercihlerine kulak asmamasından değil, Amerikan gücünün sanıldığı kadar etkili olmadığının ortaya çıkmasından da sarsıldı. Bu şaşkınlık, ABD’nin İran’daki su depolama tesislerini bombalaması ve İsrail’in İran petrol depolarını vurmasıyla öfkeye dönüştü. Washington, ortaklarının geleceğini büyük bir kumarın konusu haline getiriyordu.
Tahran’ın buna karşılık Körfez’deki su tesislerini veya nükleer enerji santrallerini vurması durumunda ortaya çıkabilecek tırmanma döngüsü, Körfez ülkelerini ekonomik bir felaketle ve yaşanamaz hale gelmelerine yol açabilecek ölçekte çevresel bir yıkımla karşı karşıya bırakabilirdi. Körfez ülkelerinin bütün bunlardan çıkardığı sonuç açıktı: Bölgesel düzenin temelindeki Amerikan güvenlik garantileri artık güvenilir değildi. Bölge, 2011’de Washington’ın kendisini içeriden gelen tehditlere karşı koruyamayacağını zaten görmüştü. Şimdi ise ABD’nin müttefiklerine danışacağına, rakiplerini yenebileceğine veya bölgesel maceralarının sonuçlarından ortaklarını koruyabileceğine bile güvenilemeyeceği ortaya çıkıyordu. Öyleyse Amerika’nın verdiği sözlerin ne anlamı kalmıştı? ABD’nin sunduğu temel güvenlik anlaşması çökmüştü. Ve bunu yeniden kurmak hiç de kolay olmayacak.
* Marc Lynch: George Washington Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler profesörüdür. Üniversitenin Ortadoğu Siyaseti Projesi’nin direktörlüğünü ve Afrika Sosyal Araştırmalar Programı’nın eş direktörlüğünü yürütmektedir.
The New Arab Wars: Uprisings and Anarchy in the Middle East (Yeni Arap Savaşları: Ortadoğu’da Ayaklanmalar ve Anarşi) kitabının yazarıdır.
Kaynak: Foreign Affairs Magazine
Devam edecek…