
Kürtler tarihten bu yana özgürce kendi dillerini konuşmak için yaşlanma nedir bilmeyenlerini feda etti, çocuklar ağlamasın diye ölenlerin sayısı yaşayanlarla eşitlendi. Öyle ki onlar gerektiği kadar yaşamayı bilenlerdi. Amaca uygunsa ölümden hiç çekinmeyenlerdi. Hem zaten insan bütün tarihte gezebiliyorsa ruhunda, yaşlanma ihtiyacı duymaz. Yaşamı gerçekten seviyorsa insan uğruna ölmekten caymaz. Ki Kürtler gelecek kuşağı gülsün, kendi dilinde konuşsun diye ağlamalara tanıklık etti, ağlatanı da şimdilerde sanık yapıyor analarımız. Gerçekten yarımız özgür yaşasın diye yarımız ölmüşse, anne ve babamızdan önce ölmüşsek ve onlara kan ağlatmışsak, suçlu kim? Hükmedildiği gibi tarihsiz, toplumsuz, dilsiz, kimliksiz, kültürsüz mü olacağız? Yani hiçbir şey olmama hali… Yok olan. “Düşünmezsen yoktur” olan. Olmak ya da olmamak gibi… Sinmiş gölgeler, korku ve kesif. Aklı başında biri sormaz mı; “hangi varlık buna dayanır?” diye. Bir kuşa sen balıksın deyip başını zorla denize sokmaya benzer bu hikaye. Varsan da sana verdiğimiz isim ile. Hoş gördüğümüz cisimle varolacaksın. Kendinden başka her şeye benzeyeceksin. Böylesi yaşamaya aşina olmayan ömürlerimize hikayeler, yüzümüze tanımadığımız maskeler yerleştirilmeye çalışılıyor. Bizim olmayan. Aidiyetsiz! İkiye bölünüyoruz sonra, ben ve öteki.
Hayatın en acımasız yabancılaşma biçimi. Bu haldeki insan ya bütün ömrü boyunca kaçar kendinden ya da bütün yaşamı bir savaşa dönüşür. Kendisiyle ve ona içerlenmiş kendisi olmayanla dövüşür. Hayatın diğer adı kendini bulma arayışı, kendi olma cengi. Bu sebeple bir gözümüz hayretinde duraksayıp akan zamana bakar. Ünlemdir bir gözümüzün bakışı. Diğer gözümüz soru işareti üretir durmaksızın devranın şaşkınlığında. İkiye bölünmüşüzdür her anlamda.
Böyle işte, siz olsanız ne yaparsınız? Çok da üzülmeyerek söylüyoruz, ne Yahudiler gibi paralıyız, ne Araplar gibi devletliyiz ki bunlara sahip olmak savaşsızlık hali değil, tersi geçerlidir çoğu zaman. İnsanlığın yarası her gün, her ezan vakti kanıyor Filistin’de, Yemen, Mısır ve Suriye’de. Ve ne de tekelciyiz Avrupa’da ya da küresel dünyada. Bizler Kurtiyiz, dağlıyız, Zerdüşt’ün boyun eğmeyen ateşgahlarında Kawa’nın örs ve çekiciyle dövülür kama ve kılıçlarımız. Hiçbir ölüm, hiçbir sürgün unutturmamışsa bize dilimizi, bunu yine analarımıza borçluyuz.
Görüyoruz ki Türkiye Cumhuriyetinin tarihsel inkarı, kart-kurt teorileri bir işe yaramamış, gün geçtikçe hafızamız, gelenek taşıyıcılarımız, varlık olarak anlam tanrıçalarımız olan analarımız mücadelelerini hayatın her yerinde sürdürdü, sürdürüyor. Bu gün ki anadilde eğitim talepleri ve bu uğurda yapılan eylemlerin haritası analarımızın soylu ellerindedir. Ve şimdi her zamankinden daha fazla analarımıza ve ana dilimize sarılma zamanıdır. Bu konuda analarımız gerçeğin, tarihin şaşmayan hakikatçisidir. Onlar hepimizden çok biliyorlar ki dilimiz bilinçaltımızdır, dilimiz geçmiş ve bu günümüzdür. Dilimiz bizi gerçek anlamlarla tanıştıran direniş kimliğimizdir. Bu konuda hiçbir şey bilmeyen var mıdır bilmiyoruz ama eğer varsa anaları takip etmesi kafidir. Analar insanı gerçek tarihi ve diliyle buluşturan şaşmaz pusulalardır.