Kök salmak, bütün canlıların varlığının devamı için vazgeçilmez bir eylem ve doğal bir haktır.
Düşünemeyen canlılar, içgüdüsel dürtülerle üremek ve türünün devamını garanti altına alma ihtiyacı duyar. 
Bitkiler bile biyolojik refleksler ve reaksiyonlarla toprağın en derinliklerine kök salarak, doğaya ve hayata daha sağlam tutunmanın mücadelesini verirler yaşamları boyunca.
İnsanlara gelince…
Evrendeki en gelişmiş organizma olarak insanın, var olduğu evrene, dünyaya, çevreye, toprağına kök salmak istemesinden daha doğal ne olabilir.
Hayata ve dolayısıyla toprağa tutunmak, bir canlı refleksidir.
Nereden çıktı bu şimdi derseniz…
Bir hafta önce BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak’ın Uludere Katliamına ilişkin mecliste yaptığı konuşma…
Söz konusu konuşma; yarısından fazlası çocuk olan 35 masum insanın vahşice katledilmesinin acısını yerinde görmüş, aileleriyle paylaşmış bir insanın, bir annenin devleti insanlığa davet eden acı çığlıklarından başka, çok önemli bir konuya daha vurgu yapıyordu. „Türkiye Türklerindir“ hezeyanlarıyla, Anadolu’nun diğer azınlıkları ve halklarını yok sayan faşist düşüncenin tehlikelerine de dikkat çeken konuşmada bir noktanın, tekrar tekrar irdelenip tartışılması gerektiğini düşünüyorum.
O konuşmada Kışanak’ın doğal olarak çok öfkelenmesine sebep olan bu konu, bazı Türk milliyetçisi, bilgi fukarası-tarih bilmez cahillerin, Kürtlere yönelik „buraya kök salmanıza izin vermeyeceğiz“ şeklindeki haddini aşan sözleri…
Bütün halkların barış içinde ve kardeşçe, gökkuşağındaki renkler misali, yan yana yaşamaları bizim ütopyamızdır. Böyle bir dünyayı mümkün ve yaşanabilir kılmak da ideolojimizdir. 
Kök salmaların tarihsel geçmişini esas alarak, kimseyi kimseden üstün görmek veya ötekileştirmek amacında değilim.
Amacım; birkaç tarihsel bilgiyi yeniden hatırlatmak.
Çünkü Türkiye tarihinde, azınlıklara uygulanan baskı -soykırım politikaları ve devletin katliamlarıyla samimice yüzleşmek yerine; bu kronik sorunları, çarpıtılmış resmi tarihe havale ederek çözümsüzlüğe itenlerle, „Kürtlere burada kök saldırmayız“ diyebilen ‘cüretli’ler, aynı mantaliteden besleniyor.
Hepimizin malumu ve Türk resmi tarihinin de inkar edemeyeceği gerçek, Türklerin 1071’de Anadolu’ya geldikleri gerçeğidir. Yani ‘dörtnala gelip uzak Asya’dan’ bu memlekete yerleşen Türk’lerin, henüz bin yılı bulamayan bir Anadolu serüveni var. Kürtlerin Anadolu’daki (ağırlıklı olarak Mezopotamya’da) varlığının izleriyse, daha fazla değilse bile, en az beş bin yıl geriye gidiyor.
Bir ulusu ulus yapan etmenlerden biri dilse ve bu dil bin yıllardan beri, Türkiye’nin yanı sıra İran, Irak, Ermenistan ve Suriye gibi geniş bir coğrafyada konuşuluyorsa; bu aynı zamanda bu dili konuşan ulusun, o topraklarda zaten kök salmış olduğunun somut bir kanıtıdır. TC mahkemelerinin tutanaklarına bilinmeyen dil olarak geçen söz konusu bu dilin adı Kürtçe’dir ve Hint-Avrupa dil ailesinden hem yazılı hem de sözlü edebiyata sahip bir dildir.
Kürt yazılı edebiyatında bilinen en eski eserin yaklaşık 1100 yıl önce Baba Tahir Hemedani (935-1010) tarafından yazıldığı biliniyor.
Ayrıca Kürtlerin köklerinin tamamen Anadolu’da olduğunu kanıtlayan, sayısız akademik araştırma var. Bu araştırmalara ulaşmak bir bilgisayar tuşu uzaklığında ve kolaylığındadır. Bu böyle iken; oturduğu meclis kürsüsünün siyasi dokunulmazlık zırhına sığınarak, bol keseden cehalet cakası satanların, konuşmadan önce, biraz kitap karıştırıp, asıl kendisinin nereden geldiğini araştırmaları kendi yararlarına olacaktır.
Dolayısıyla Anadolu ve Mezopotamya’nın yerli halklarından Kürtlerin ancak beşte biri kadar tarihi bir geçmişe sahip olan bir Türk’ün, „Kürtlerin buralarda kök salmasına izin vermeyeceğini“ iddia etmesi; kafatasçı körlük ve tarihsel cahilliğin ifadesinden başka bir şey değildir. Bu sözlere, dağdan gelenin, bağdakini kovmaya çalıştığı, ‘pişkinliğin tavan yapmış hali’ de denilebilir tabii.