2007 krizini geçmişteki bütün krizlerden farklılaştıran şey ilk kez “para sermayenin aşırı birikimi”nden kaynaklanan bir sarsıntı olmasıydı. Ezberlerimiz bozuldu, çünkü kriz koşullarında faizlerin yükselmesi, ulusal paraların büyük oranlarda değer kaybetmesi ve enflasyonun tavan yapması gerekiyordu ama ne 2007 ne de onu takip eden yıllarda bunların hiçbiri olmadı. Üstelik krizden her zaman en fazla ve en ağır şekilde etkilenen Türkiye ve Brezilya gibi gelişmekte olan ekonomilerin yönetimleri hep bir ağızdan “kriz bize teğet geçti” türküsünü söylerken, örneğin Japonya’da faiz oranları değil tavan yapmak “0” düzeyine kadar geriledi.

Bütün bu “alt üst olmuş” kriz görüngülerinin ardında ise emek ve birikim süreçleri bulunuyordu. Bu kısa yazıda söz konusu bu arka planın temel belirleyenlerini görünür kılmaya çalışalım. 1970’lerdeki kar oranları artış hızının yavaşlama eğilimine girmesi yalnızca merkez kapitalist ülkelerde yaşanan fakat oldukça etkili bir kriz durumuydu. Krizi takip eden yıllarda merkez sermayesi sırasıyla bir dizi önlemin uygulamaya konması için kolları sıvadı. Öncelikle dünya ticareti önündeki engellerin kaldırılması ve merkezden çevreye doğru akacak olan meta ve üretim araçları biçimlerindeki sermayenin akışkanlığının arttırılması gerekiyordu. Bu krizde sermaye bir yandan üretim araçlarını çevreye yayarken (üretken sermayenin uluslararasılaştırılması), bir yandan merkezdeki emek gücünü güvencesizleştirerek değersizleştirmek, diğer yandan da çevredeki emek güçlerinin niteliklerini arttırırken gelecekte merkez emek gücü gibi kafa tutan ve başkaldıran emekçiler olmalarını önlemek zorundaydı.
Bu örtük hedefleri biz gündelik yaşamlarımızda çeşitli politikalar ve anlaşmalar olarak gördük. Örneğin üretim araçlarının uluslararasılaştırılması ile ilintili olarak AB, 1990’ların 2. yarısından itibaren genişleme süreçlerini hızlandırmış, Avrupa ötesi ülkelerle Mercosur ve Lome gibi anlaşmalar imzalamaya girişmiştir. ABD ise 1994’de NAFTA ile başlayan genişleme serüvenini 2000’li yıllarda FTAA gibi Latin Amerika ülkelerini de kervanına katmaya kadar vardırmıştır.
Japonya’ya baktığımızda APEC gibi tüm Asya’yı ve hatta ABD’yi de kapsayan dev bir Atlantik ötesi anlaşma görmekteyiz. Üretken sermayenin merkezden çevreye doğru yayıldığı ve merkezdeki üretimden elde edilen parasal kazançların da çevreye aktarıldığı 15-20 yıllık dönem merkez ülke emekçilerinin kazanımlarını gasp etmek, haklarını geriletmek ve mücadelelerini yalnızlaştırmak için yetmiştir.
Dolayısıyla sermayenin karlılık düzeylerini korumak için attığı adımlar tabir yerindeyse “bir taşla iki kuş vurmak” etkisi yaratmış ve emek güçleri tüm dünyada atomize edilmiştir.
Üretim araçlarının aşama aşama ucuz emek ülkelerine aktarılmasını takip eden süreç, AB ölçeğinde örneğin üniversite eğitiminin ticarileştirilmesi için Bologna sürecine start verilmesi ya da tüm Avrupa emekçilerinin güvencesizleştirilmesi için Bolkenstein yönergesinin uygulamaya konması vb. ile özetlenebilir. Tek tek üye ülkelere inildiğinde Almanya’da Heartz reformları ve diğer AB ülkelerinde emeklilik sistemlerinden eğitim, sağlık, ulaşım ve barınma haklarına kadar bir dizi temel kazanımı gerileten reformlar bu saldırıların alt bileşenleri olarak sayılabilir.
Verilere bakıldığında 2012 Ocak-Şubat döneminde AB’de çalışabilir nüfusun yüzde 31.5 inin işsiz ya da faaliyet dışı olması, Eylül 2012 itibarıyla Euro bölgesinde 18.5 milyon kişinin işsiz olması (Eurostat verileri) bu saldırıların yalnızca küçük bir görüntüsüdür. Diğer yandan tıpkı birikimin farklı coğrafyaları olduğu gibi krizin etkilerinin de farklı coğrafyaları, etnisiteleri, ırkları, toplumsal cinsiyetleri ve ulusal aidiyetleri vardır. Başka bir deyişle belli bölgeler söz konusu olduğunda, örneğin AB’de kapitalist krizler her durumda en fazla göçmenleri, kadınları ve diğer farklı cinsel yönelimleri etkiler.
Farklı coğrafyalar bağlamında örneğin Almanya’nın kriz döneminde AB’nin en güçlü ve sarsılmaz ekonomisini temsil ettiğini belirtmemiz gerek.
Ancak bu “gücün” ardındaki dinamiklere bakıldığında Almanya aynı zamanda 2000-2007 döneminde AB’de birim emek maliyetlerini en fazla gerileten, verimlilikteki artışlara rağmen reel ücretleri yüzde 15 düşürmeyi başaran tek ülkedir. Almanya’nın “başarı öyküsü” diğer AB ülkeleriyle birlikte incelendiğinde ise durum şudur: 2000’lerin başından itibaren Almanya’da biriken para sermaye “borç” olarak diğer AB üyesi ülkelere akıtılmaya başlanmış ve bu ülkelerin kamu borçları artarken bütçe açıkları büyümüştür. Bunlara bir de batan şirketleri/bankaları kurtarma operasyonları eklenince Almanya dışındaki üye ülkelerde devlet ekonomileri iflas etmeye başlamıştır.
Krizin bundan sonraki olası yönelimleri açısından merkezdeki aşırı para birikiminin sonuna gelindiğini söylememiz gerek. Diğer bir deyişle bugün üretimin 15 yıllık bir molanın ardından tekrar merkeze döneceğine dair son derece güçlü sinyaller gelmektedir. Anlaşılan odur ki bu süreçte sömürü açısından oldukça elverişli koşulların tesis edildiği merkez ülkeler yine yoğun ve artık çok daha korumasız bir emek gücü sömürüsü ile “yaralarını sarmaya” girişecektir.   


DR. GAYE YILMAZ / Eleştirel İktisatçı