Ortadoğu’da ortaya çıkan halk ayaklanmaları ve Filistin ile Kürdistan’ın parçalarındaki inatçı direnişler, işbirlikçi ülkelerin iç düzenlerinden ve genel bölge statükosundan çok da şikayetçi olmayan ABD-İsrail-Türkiye üçlüsünü yeni arayışlara itti.  

İç isyanlar karşısında önce Tunus ve Mısır’da yük haline gelmiş eski tiranlar safra olarak atılıp eski rejimin belkemiğini oluşturan silahlı-silahsız bürokrasinin denetiminde yeni işbirlikçi aktörlerin de katılımıyla bir restorasyon denemesi yapıldı. İlk şaşkınlığın ardından, Libya ve Bahreyn’de olduğu gibi, dolaylı müdahalelerle inisiyatif ele geçirildi ve süreç denetim altına alındı. Üçüncü aşamada da, Suriye’de olduğu gibi, durumdan vazife çıkartılarak doğrudan müdahil olundu gelişmelere. Yeni unsurlarla dizayn edilmiş devletlerle ve belki bir ölçüde Filistinli ya da Kürt aktörlerin katılımıyla da genel bölge statüsü, özü ve dengeleri çok da değiştirilmeden, yeniden tahkim edilecekti hesaba göre. Ne var ki, evdeki hesap çarşıya uymadı ve bu üçlü arasında da çelişkiler ortaya çıktı.
Birincisi, özellikle Libya’daki gelişmelerle Suriye’de ortaya çıkan muhalif yapılanma, Amerika’yı ürküttü. Gelişmelerin ve halk hareketlerinin denetimden çıkması olasılığı Siyonist Devlet’i de ürkürtürken, içerde sıkışmış Türkiye bu durumdan nemalanma fırsatçılığına soyundu. “Eski”yi, hem içerde, hem bölge çapında, yeni aktörlerin de katılıyla yeniden üretme yönündeki restorasyon planı fazla riskli olmaya başladı.
“Yeni aktörler”in de katılımıyla eskinin devamı stratejisinin Libya’da ters tepmesinin ardından ilk değişiklik Suriye politikasında ortaya çıktı. ABD geri çekildi, İsrail daha fazla müdahil olup doğrudan kendi zorunu devreye sokacağını gösterdi ve Türkiye dizginlendi. BAAS’ın da devrede olacağı bir “yeni” Suriye’nin, halk insiyatifi ya da denetim dışına kayma istidadı gösteren muhalif güçlerce ve Türkiye öncülüğünde değil de, “saray darbesi” biçimindeki rejim değişikliğiyle oluşturulması fikri benimsendi ABD ile İsrail’de.
Mısır’daki darbeyse, ana merkezlerde, “ılımlı” yani işbirlikçiliği kabullenmiş politik İslamcılığın da derde deva olamayacağına karar verildiğini gösteriyor. Korkulan elbette “ılımlı İslam” denen yeni işbirlikçilik değil; onun halk devinimlerini zapturapt altına almadaki yeteneksizliğine gösterilen tepki asıl sözkonusu olan. Onun bastıramadığı, manipüle edemediği ve hatta ivmesini daha da arttırdığı halk hareketine karşıdır aslında Mısır’daki darbe. Eskiyi yeniden üretmede görevlendirilen yeni restorasyon aktörü devre dışı bırakılıyor ve eskiyi yine eski aktörlerin kurtarması stratejisine dönülüyor. İç düzenler bakımından geriye dönüş böyle.
Bölge statükosu açısından da benzer bir durum sözkonusu. “Eski”den asla müşteki değildi bu üçlü. Onu yeni koşullarda yeniden üretmek için de bazı yeni aktörleri devreye almak denenebilirdi. Denendi de. Bir Filistin Arap Devleti kurulması düşüncesi daha baştan İsrail vetosu yedi ve gündemden düştü. Eskiyi cilalayarak yutturmada dahi Filistinli işbirlikçilere rol verilmekten vazgeçildi. Irak’taki Kürtler de, “Irak’ı bölüyorsunuz” diye suçlandılar. Onların fırsatçı Türkiye kanalıyla biraz nefes almaya yönelik adımları, Türkiye ile ABD’yi karşı karşıya getirdi. Kürtlerin bölgesel statükoda aktör olma ya da durumlarını güvence altına alma, Türkiye’nin de fırsattan istifade hegemonik alan açma girişimleri engellendi. Kürtlerin “yeni aktör” sayılmasının sınırı buraya kadardı. “Kürt statüsüzlüğü” eski statükonun olmazsa olmazıydı ve Kürt aktörler ancak bu çerçevede restorasyonun bir unsuru olabilirlerdi. BAAS’ın da egemenlik sisteminde kilit rol oynayacağı “yeni” Suriye’de de böyle olma ihtimali az değil.  Böyle olunca da, bölgesel statükodaki yerleri de eskisi gibi kalacak kuşkusuz.
Gerek iç düzlemde, gerek bölgesel düzlemde “yeni aktörler” tasfiye ediliyorlar. Amerikan emperyalizmi-İsrail Siyonizmi-Türk militarizmi ve eski tür Arap işbirlikçiliği, hem tek tek ülke içlerinde, hem bölgesel düzende eski statükodan müşteki olanlara alan açmıyor. Onların işbirlikçilerine dahi. Mısır darbesi bunu gösteriyor. Bu özüyle de darbe, aslında, iktidara değil, devrime el koymak olarak kabul edilmeli. Mursi’nin demir yumruğu az geldi, üstelik halk hareketliliğini manipüle edemediği için tehlikeli de görüldü.
Sonuçta, yeni taslar ıskartaya çıkartıldı, “eski hamamda eski tas”da karar kılındı. Toplumsal hareket karşısında çaresiz kalan ve pozisyon değiştirmelerle istikrarını sağlayamayan, devrimci gelişmelerden ürken gerici-işbirlikçi egemen blok içindeki bir hesaplaşma ve yeni düzenleme bu darbe. Bir yanıyla da, bölgenin ezilenlerinin ve mazlumlarının zalimlerce kuşatılmışlığının, bir kapan içinde kıstırılmışlığının göstergesi. Mazlumlar hangi yöne bir hamle yapsalar bir tuzağın içine çekiliyorlar, kırk katırdan kurtulduklarını sanırken kırk satırla karşılaşıyorlar ve kısır döngü böyle sürüp gidiyor şimdilik. Örgütsüz, ideolojisiz, önderliksiz olunca böyle oluyor işte.
İçerde ya da bölge genelinde eski statükodan müşteki olanlar bu olup bitenlerden ders çıkarmalılar...


HALUK GERGER