Bu savaşta ABD’nin öncülük ettiği Batılı güçler, İran’ın dünyaya açılan kollarını her gün biraz daha budayarak, çemberi daraltmak isterken, İran ise etrafında daraltılan çemberde kendisine nefes boruları açmaya çalışmaktadır. Bu cepheleşme mevzilerin ve çatışan güçlerin netleştiği Suriye, Bahreyn ve Yemen gibi devletlerde güçlü bir şekilde sürerken, son aylarda Irak’ta yaşananlar bu savaşın bir kez daha Irak’a sıçrayacağının da sinyallerini vermeye başladı. Dikkat edilirse son aylarda Bağdat, Kerkük ve Diyala vilayetleri başta olmak üzere birçok yerde üst üste patlamalar oldu.

Sadece son bir ayda yüze yakın insan öldü. Bu patlamaların hedefindeyse bazen Kürtler, bazen Şiiler, bazen de Sünniler yer aldı. Bu olayların failleri içinse neredeyse her seferinde ‘El Kaide’ denildi. Ama Bağdat ve Diyala’da son günlerde yaşanan patlamalar gerçeğin bu kadar dar olmadığını gözler önüne sermeye başladı. Bağdat’ta 17 Şubat günü 28 kişinin ölümüne ve 80 kişinin yaralanmasına neden olan seri patlamalar ne sıradan bir eylem niteliğindeydi ne de öyle basit bir organizasyonun işiydi. 12 ayrı yerde, üstelik bunlardan 10 tanesi bomba yüklü araçların patlatılması şeklindeydi ki, bu şekilde eş zamanlı patlamalar yapmak her örgütün harcı değildir. Ama Bağdat’taki örgüt bunu başardı. Bu patlamada dikkat çeken bir diğer yön ise Şiilerin ve Sünnilerin bir arada yaşadığı Bağdat’ta, her 12 patlamanın da Şii bölgesinde meydana gelmiş olmasıdır. Bu durum bir gün öncesinde yaşanan olayları hatırlamayı gerektirmektedir. Askeri elbiseli, yüzü maskeli 80 kişi 16 Şubat günü Diyala valiliğini bastı. Aynı gün Kerkük’te bir savcı, Telafer’deyse Savunma Bakanlığ’ına bağlı çalışan bir istihbarat şefi öldürüldü. Tüm bu olayların hepsinden daha önemlisiyse El- Êraqiyê listesinin başkanı Eyad Ellawi’ye suikast düzenlediği iddiasıydı.
İşte bu olayların hepsi 16 Şubat günü meydana geldi. Ama bu olayların hepsinin ortak yönü hepsinin hedefindeki isimlerin Sünni liderler olmasıydı.
Bu iki günde yaşanan olaylar yan yana getirildiğinde 17 Şubat’ın 16 Şubat’a misilleme olduğu sonucu çıkıyor ki; o zaman “16 Şubat neyin misillemesiydi?” diye bir soru insanın aklına geliyor.  
Tek tek olaylara bakılarak bir yere varılamayacağından tekrar olgunun bütününe dönüp, tümden gelerek sonuca varmak gerekmektedir. Olgunun bütünü “Ortadoğu’nun yeniden dizaynını”, daha farklı bir ifadeyle de bir “Üçüncü Dünya Savaşını” ifade etmektedir. Bu savaşın bir cephesini yöneten İran, Şii mezhebini kullanarak örgütlenirken, diğer cephe ise Türkiye eliyle Sünni mezhebini kullanarak sonuca ulaşmaya çalışmaktadır. Demokrasi adına İran, Suriye’de Alevi (Nusayri) iktidarını Sünni tabana karşı desteklerken, Bahreyn ve Yemen’de Sünni iktidarına karşı Şii tabanı desteklemektedir. Aynı ülkelerde Batılı güçlerin yaptığıysa İran’ın yaptığının tersi yöndedir. Bu durum Irak içinde geçerlidir.
İran, Irak’taki Şii iktidarını desteklerken, Sünni muhalefet ise Türkiye eliyle Batılı güçler tarafından desteklenmektedir. Bu desteğin görünen yüzü Türkiye’nin Irak’ta idam cezasına çarptırılan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık el Haşimi’ye ev sahipliği etmesi ve Şii hükümetine karşı Sünnileri ve Kürtleri açıktan desteklemesi şeklinde yansısa da çelişkilerin görünmeyen yüzü daha derin. Son bir yıl içinde Bağdat hükümetine rağmen Kürtlerin bağımsız bir devlet gibi hareket etmesi ve son aylarda da Sünnilerin Şii iktidarına karşı sokaklara dökülmesi Batılı güçlerin Ortadoğu taşeronluğuna soyunan Türkiye ile Irak’taki Maliki hükümeti arasında cereyan eden sorunların görünmeyen yüzüne işaret etmektedir.
Bu çelişkilere bir de her gün patlayan bombalar ve kaldırılan cenazeler eklenince Şii Başbakan Maliki, Irak’ta Kürtler ve Sünni Araplar arasında istenilmeyen adam ilan edilmiş durumda. Tabi ki sorun Maliki’nin şahsı değil, temsil ettiği güçtür. Çünkü o güç desteğini İran’dan alıyor. Bundan ötürüdür ki; İran tarafından desteklenen Irak Hizbullahı ve Vejina İslami ya Irap ‘El-Muxtar’ ismiyle silahlı bir güç oluşturduklarını 4 Şubat günü ilan ettiler. Bu silahlı gücün ilanının Kürtlerin kontrolündeki Kerkük’te emniyet binasına yapılan saldırının hemen ertesi gününe denk gelmiş olması dikkat çekiciydi. Zira ‘El-Muxtar’ diye adlandırılan silahlı gücün hükümeti desteklemek amacıyla kurulduğu zaten ilan edilmişti. Bu bir nevi kontrgerilla örgütüydü. Bu kontrgerilla örgütünün ilanın üzerinden çok fazla zaman geçmemişti ki 16 Şubat’ta Sünni liderlere yönelik geliştirilen olaylar yaşandı. Diyala Valiliği’ne askeri elbiseli, yüzü maskeli kişilerin saldırması bu kontra oluşumun amacını ele veriyordu. Bu olayın misillemesi gecikmedi. 17 Şubat günü Bağdat’ta Şiileri hedef alan seri patlamalar bir gün önceki olayların misillemesiydi. “El-Kaide yaptı denildi” ama nasıl ki bir gün önceki olaylar meçhul ise Bağdat’taki patlamalarında failleri meçhuldü.
Kısaca bir taraftan “El-Kaide” adı altında Kürtler ve Şiiler öldürülürken, “El-Muxtar” adı altında da Sünniler öldürülüyor. Ve her misilleme kendisiyle birlikte bir başka misillemeyi getiriyor. Her misillemeyse yeni ölümleri ve yüz yıllardır birlikte yaşayan halkları ve mezhepleri, başkalarının iktidar ve çıkar savaşlarından dolayı, birbirini boğazlar hale getiriyor.  

NİHAT KAYA / Güney Kürdistan’da Gazeteci