İran, 50 yılı aşkın bir süredir nükleer enerji çalışması yürütmekte ve buna stratejik olarak bakıyor. Şah'tan günümüze kadar İran nükleer enerjiye büyük bir yatırım yaptı. O zamanlar İran, ABD ve İsrail'le iyi ilişkiler içerisindeydi. Bu, ona Ortadoğu'da rahat hareket etme imkanı sağlıyordu. Üstelik o zamanlar İran'ın nükleer enerji planına kimse pek bir şey demiyordu.

Ancak 1979 yılındaki 'İslam Devrimi'nden sonra İran herkese kafa tuttu, yeni ve sürpriz sloganlarla ortaya çıktı. İslam'ın Şii versiyonunu dünyaya yaymak ve İsrail'i haritadan silmek istediğini duyurdu. Bu durum ABD ve Batı'da ciddi kaygıya neden oldu ve İran kontrol altına alınması gereken bir ülkeydi artık.

İran İslam Cumhuriyeti yıllarca İsrail ve ABD ile onların müttefiklerini tehdit etti. İslam ülkelerinin de (özellikle Şii olanlarının) sempatisini kazanmaya odaklandı. Bölgede liderlik rolünü oynamak istedi. 

1980'li yıllarda Irak'la şiddetli bir savaşa girdi. Ancak bu savaş hem ekonomik hem de altyapı olarak İran'da ciddi hasar ve yıpranmaya yol açtı. Aynı İran, 1990'lı yılların başından itibaren Lübnan Hizbullah'ı ile Afganistan'daki Şii'lere ciddi bir destek sundu. Son on yılda da İran; Suriye'de Beşar Esad başta olmak üzere Bahreyn, Katar ve Yemen'deki Şiileri kendi himayesine aldı. Tabiri caizse sıkılan bütün kurşunlar İran'ın kesesinden gitmektedir.

Bütün bu nedenlerden ötürü Batı ülkeleri, İran'ı çıkarlarına karşı bir tehdit olarak gördü. Elbette İran devleti teokratik ve despotik anlayışında dolayı bölge için bir tehdittir, ancak Batı dünyasının İran'la çıkar ve menfaatleri de uyuşmamaktadır. Son 30 yılda Batı ülkeleri, İran'ı dünyadan tecrit etmek için bütün imkanlarını seferber etti. Özellikle son 15 yıldır Tahran'ın nükleer çalışmalarını engellemek ve zenginleştirilmiş uranyumu ele geçirmek için İran'ı hem askeri hem ekonomik olarak ablukaya aldı.

Batı ülkeleri İran'a karşı çok ağır bir ekonomik ambargo uyguladı. Ambargoyu kaldırmanın tek şartı şuydu: "Eğer İran bizimle işbirliği yapar ve nükleer projesini denetime açar, yani bizim istemlerimize teslim olursa biz de ambargoyu kaldırırız."

İran ise ilk 10 yıl çok sert bir tutum takındı. Batı ülkelerinin taleplerini kabul etmenin ve nükleer enerji projesinde geri adım atmanın 'ihanet' olduğunu söylüyordu. Ancak bu tutum son üç yılda epey değişikliğe uğradı. Zira Dünya'da "Üçüncü Dünya Savaşı" niteliğinde bir savaş yürütülmekte ve bunun merkezi de Ortadoğu'dur. Bölgede İran'ın dayandığı müttefikleri ise ya bastırdılar ya da susturdular. 

Öte yandan BM, ABD ve AB'nin uyguladığı ambargonun çok sert bir biçimde yıllarca sürmesi ekonomik olarak İran'ı çökertti. Ülkede işsizlik ve pahalılık zirveye çıktı. İran'ın en büyük gelir kaynağı petrol fiyatları da en düşük seviyelere inince ülke büyük bir ekonomik darboğaza girdi. Ambargo sonucu ülke teknolojik gelişmelerin gerisinde kaldı, var olan teknik malzemeler ise adeta kulanılamaz hale geldi. 

Tüm bunların yarattığı baskı nedeniyle İran artık dayanamadı ve teslim oldu. Tahran yönetimi, BM Güvenlik Konseyi'nin daimi üyeleri ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin ile Almanya'dan oluşan 5+1 ülkeleri ile üç yıl önce Viyana'da masaya oturmak zorunda kaldı. 

Uranyum zenginleştirerek nükleer silah üretmesinden endişe edilen İran ile 5+1 ülkeleri Temmuz 2015'te ilk mutabakata vardı. Anlaşma uyarınca İran şüphe uyandıran bütün nükleer enerji faliyetlerini durdurdu ve nükleer sistemini denetime açık bıraktı. İran'ın, nükleer anlaşmanın şartlarını yerine getirdiğinin saptanması üzerine 16 Ocak'tan itibaren de bu ülkeye uygulanan ekonomik ve finansal yaptırımlar kaldırıldı. Savunma ve nükleer teknoloji satışından, ticaret, sigorta ile taşımacılık alanına kadar birçok alanda ambargonun kalkması İran'lıları sevindirirken devlet 'zaferi'ni ilan etti.

Batı ile çatışma yıllarında İran, Batı'ya karşı her zaman savunma pozisyonunda oldu, bu da beraberinde içeride daha muhafazar, daha katı politikalar uygulamasına neden oldu. Aslında ambargo, İran'ı bütün dünyadan kopardı. Tahran yönetimi içerde çok ağır insan hakları ihlali gerçekletirdi, çok sayıda insanı idam etti, (İran'da ortalama olarak her yıl 400'ü aşkın insan idam edilmektedir) bütün muhalif sesler bastırılmış ya da zindana atıldı ve bu uygulamalar sonucu çok sayıda insan da ülkeden göç etmek zorunda kaldı. 

İran'da Kürt sorunu, basın ve ifade özgürlüğü, insan hakları, kadınların eşit vatandaş olarak görülmemesi ve işsizlik gibi alanlarda yüzlerce sorun çözülmeyi bekliyor, hatta çözümü dayatıyor. 

Ambargoların kaldırılmasıyla artık İran'ın çözümsüzlükte ısrar etme bahanesi ortadan kalkmıştır ve herkes ülkedeki bu önemli sorunların çözümünü beklemektedir.

Özetlersek... ABD öncülüğündeki Batı ülkeleriyle anlaşma yaparak buzları eriten Şii İran, Körfez'deki Sünni Arap ülkeleriyle ise kavgalı. Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn gibi ülkeler, askeri ve siyasi olarak İran ile ilişkilerini durdurmuşlardır. Bu durum İran'da ek olarak mali bir sıkıntının yaşanmasına sebep olmaktadır. 

Öte yandan düşük petrol fiyatları İran'ı giderek zorluyor. Zira ambargo başladığı süreçlerde, bir varil petrol ortalama 100 Dolar'dı şimdi ise 25 Dolar seviyesine kadar indi. Bu düşük fiyattan kaynaklı daha fazla petrol satmak da İran'ı ekonomik sıkıntıdan kurtaramayacaktır. Diğer taraftan, ABD ve diğer Batı ülkeleri İran'ın bloke olmuş sermayesini bırakacaklar, çünkü bu sermayenin bir kaç katı oranında İran'ın borcu bulunmakta. 

İran'da yol, köprü, tünel ve baraj gibi önemli altyapı çalışmalarını yapma izni Devrim Muhafızları güçlerinin elinde. Bu güçler kimseye vergi vermemekte, kimse onlara hesap da soramıyor. Devrim Muhafızları, adeta devlet içerisinde devlet olmuş durumdalar. Devrim Muhafızları o kadar güçlenmişler ki ülkenin bütün siyasi, ekonomik ve toplumsal kararlarına müdahale edebiliyorlar. 

İran'ın diğer bir sorunu da ülkedeki çarpık kentleşmenin ortaya çıkması ve tarımın da çok büyük darbe almasıdır. 

Öte yandan İran, Ortadoğu, Uzakdoğu ve Afrika'daki bütün radikal İslami gruplarla ilişki içerisindedir, onlara her türlü desteği sunmakta ve bu da İran için yine mali sıkıntı demektir. 

İran ve Batı ülkelerinin anlaşmasında açığa çıkan en önemli ve sevindirici yön ise 1990'lı yıllardan günümüze kadar bazı İran ve Doğu Kürdistanlı muhaliflerin öne sürdüğü "Bir gün ABD ve müttefikleri gelecek ve İran'da o zaman devrim olacak" stratejisinin çökmesidir. Mevcut durumda bu hayal seraba dönüştü. Şu anda İran'da ancak ve ancak muhalif güçlerin mücadelesiyle değişim olabilir gerçeğiyle herkes yüzleşmiş durumda. 

İran'ın eski taktikle dışarıyla barış yaparken, içerde bastırma ve sindirmeye mi yöneleceği yoksa bunun tam tersini mi yapacağı ise merak konusuydu. Bu konuda Tahran yönetimi ilk işaretleri verdi. Anlaşmadan hemen sonra İran'ın içerde uyguladığı baskılarda azalma bir yana artış yaşandı. 

Önümüzdeki ay İran'da parlemento seçimleri yapılacak. Ancak toplumun farklı kesimlerinden milletvekili adayı olan kişilerin yüzde 70'inin adaylıkları reddedildi. Bu rakam kadın adaylarda ise yüzde 90'ı buldu.

Kısacası, İran ya demokrasi standartlarını yükseltip demokratikleşmeye açık hale gelecek ve kendi halkıyla barışarak ya da son 50 yılın en büyük, en ihtişamlı ve en masraflı projesi hüsran ve başarısızlıkla sonuçlanacaktır.



Omer HOJEBRİ