Ancak Alman siyasetinden Kürtlere gönderilen “çiçeklere” yakından bakıldığında, bunların fazlasıyla zehirli olduğu görülüyor, çünkü tüm bu tartışmaları “Kobanê bahane, aslolan stratejik çıkarlar” olarak özetlemek olanaklı.

Burjuva medyasındaki yorumlarda “Kobanê’ye yardım etmek için ordu birlikleri göndermek gerekir” yaklaşımı öne çıkarken, Alman hükümetinden daha dikkatli açıklamalar yapılıyor. Hemen her fırsatta “Almanya’nın yeni sorumluluğunu” vurgulayan dışişleri bakanı Frank-Walter Steinmeier, “BM Güvenlik Konseyi’nden karar çıkacağını beklemek gerçekçi değil” diyerek, federal hükümetin ABD öncülüğündeki koalisyon çerçevesinde hareket etme taraftarı olduğu sinyalini veriyor. Hükümete yakın basına ve araştırma enstitülerine bakıldığında ise, Almanya’nın Kobanê savaşını silah ihracatının artırılması ve federal ordunun yurt dışına gönderilmesi politikalarını derinleştirmek için “bir fırsat olarak görülmesi” önerileri okunabiliyor.

Almanya’nın ikiyüzlü politikası

CDU/CSU ve SPD’den oluşan büyük koalisyonun Kürt politikasının, Türkiye’ninkinden farklı olabileceğini düşünmek için hiç neden yok. Aksine, Alman hükümeti PKK yasağının devam edeceğini vurgulayarak, NATO ortağı ve ekonomik partneri Türkiye’nin yanında duruyor. Şansölye Merkel’in veya önde gelen hükümet temsilcilerinin AKP hükümetine yönelik ve ikiyüzlü olduğu açık olan “eleştirilerinin” arkasında ise, AKP karşıtlığı değil, Almanya sermayesinin çıkarlarına uyan adımların atılmasının dayatılması ve iç politikada malzeme yapılması düşüncesi yatıyor. AKP hükümetine “mültecilere yeterli yardım etmiyorsun” diyen Alman hükümeti, mültecilerin Almanya’ya gelmelerini engellemek için elinden geleni ardına bırakmıyor. Diğer yandan, yaygın medyadaki DAİŞ eleştirileri kimseyi yanıltmamalı, çünkü Almanya’da kadro devşiren ve yardım toplayarak DAİŞ’e destek çıkan selefi örgütlerine karşı etkin bir mücadele verilmiyor. Dahası, asıl adı Pierre Vogel olan, ama Müslüman olup Abu Hamza adını alan selefi lideri, Almanya’daki Müslümanları “DAİŞ’in mücadelesine katılma ve destek verme” çağrısını herhangi bir yaptırımla karşılaşmadan yapabiliyor. Ama Alman polisi “yasak renkler ve bayraklar” gerekçesi ile Kürtlere yönelik kriminalizasyonuna halen devam ediyor.

Silah yardımı meselesi

Almanya’daki burjuva siyasetinin ikiyüzlülüğü “silah yardımları” konusunda da görülmekte. Federal hükümet DAİŞ saldırılarını gerekçe gösterip, Güney Kürdistan’a eskimiş makinalı tüfekler ile 1970li yıllarda imal edilen MİLAN antitank roketlerini “silah yardımı” diye gönderirken, muhalefetteki Yeşiller daha ileri giderek, “Kobanê’ye kara birlikleri gönderilmelidir” demeye başladı. Almanya barış hareketi, gerek hükümetin, gerekse de Yeşillerin politikalarına, anayasaya ve BM Şartı’na aykırı oldukları gerekçesiyle sert eleştiriler yöneltiyor. Almanya yasalarına göre ihtilaf bölgelerine silah ihraç etmek bir suç. BM Şartı ise, üçüncü bir ülkenin başka bir ülkede sürmekte olan bir iç savaşta, savaşan taraflardan birisinin lehine adım atılmasını yasaklıyor. Ancak bugüne kadarki pratik, emperyalist güçlerin ne kendi anayasalarını, ne de BM Şartı’nı kaale almadıklarını kanıtlıyor.
Barış hareketinin sözcülerinden Peter Strutynski’nin doğru tespit ettiği gibi, silah ihracatının, müdahale savaşlarının, işgallerin ve bölge güçlerine destek çıkılmasının temel nedeni, emperyalist çıkarlardır. O nedenle Strutynski’nin sorduğu soru hâlâ güncelliğini korumaktadır: “Batılı ülkeler, ellerindeki tüm cephane ve ordu güçlerine rağmen, neden DAİŞ’e karşı etkin bir mücadele vermemektedirler?”

Eylemler koalisyonu zorladı

Batı, aynı Türk hükümeti gibi, tüm hesaplarını Kobanê’nin düşmesi üzerine kurgulamıştı. Başlangıçta tek tük bombardımanla “size yardım ederiz, ama önce biat edin” sinyalini veren koalisyon ülkeleri, Kobanê düşmeyince ve Türkiye ile Avrupa’da kitlesel dayanışma gösterileri yapılınca, YPG/YPJ güçlerine, yetersiz olsa da, destek çıkmaya başladılar. O açıdan, halkın göstereceği direnişin egemenleri tavır değişikliğine zorladığı gerçeğinin altı çizilmelidir.

Peki, ya Alman solu?
Kobanê, Alman solundaki görüş farklılıklarının daha da belirginleşmesine neden oldu. Daha düne kadar kitlesel Kürt hareketine uzak duran, Kürtlerin düzenledikleri etkinlik veya yürüyüşlere katılmaktan özellikle imtina eden kimi Sol Parti milletvekili, yaptıkları bir açıklamayla, “Kürtlere askeri destek gönderilmesini ve BM Güvenlik Konseyi’nin sorumluluğu altında gerekli adımların atılmasını” talep ettiler. “PKK yasağı kaldırılmalıdır” talebini de üstlenen ve partinin “sağ kanadı“ olarak nitelendirilen 14 milletvekili, parti içerisinde büyük bir tepki ile karşılaştılar. Bu milletvekillerine yönelik olan eleştirileri, “bu girişimin arkasında gerçekten Kobanê’ye destek çıkmak değil, parti programında yer alan ve silah ihracatının yasaklanmasını belirleyen ilkenin kaldırılarak, SPD ve Yeşiller ile ortak federal hükümet kurma olgunluğuna erilmiş olduğunu göstermek istemek” suçlaması çerçevesinde toparlamak olanaklı. Gerçekten de 2005 seçimlerinde Türk milliyetçisi Hakkı Keskin’i Kürt kurumlarından ve sol yapılanmalardan gelen tüm tepkilere rağmen Berlin’den aday gösterip, seçilmesini sağlayanların, bugün birden bire “PKK’ye yakın” olduklarını inanmak hayli güç.
Sol Parti’nin büyük bir bölümü ise Kobanê ile olanaklı olan en geniş dayanışmayı gösterme çabasında. Bilhassa Jan van Aken, Ulla Jelpke, Sabine Leidig ve Heike Haensel gibi bizzat Rojava’ya gidip, gelişmeleri yerinde gören milletvekilleri başta olmak üzere, çok sayıda milletvekili, parti yöneticisi ve parti üyesini Kürt kurumlarının yürüyüşlerinde görmek, haber kanallarında ve basında Kobanê’ye destek için verdikleri demeçleri okumak ve parti kurultaylarında karar tasarılarıyla, “Kürtlerin kendilerini savunmalarının meşru bir hak” olduğunu kamuoyuna duyurup, destek çağrıları yapmalarına tanık olmak mümkün.

“Uluslararası Tugaylar” tartışılıyor

Böylesi kurultaylardan birisi 11-12 Ekim tarihlerinde Wetzlar’da yapılan Hessen Sol Parti kurultayıydı. Kobanê, kurultayın baş gündemi olmuş ve “Emperyalist çıkarlara karşı Rojava ile dayanışma” başlığındaki bir karar tasarısı büyük bir çoğunlukla kabul edilmişti. Yapılan tartışmalarda, İspanya iç savaşında olduğu gibi, dünyanın her tarafından solcuların “Uluslararası Tugaylar” oluşturup, Rojava’ya giderek DAİŞ’e karşı verilen mücadeleye katılma fikri de ifade edilmişti.

Kundakçıdan itfaiye olmaz

Almanya’nın silah ihracatına karşı çıkmakla, YPG ve YPJ güçlerinin desteklenmesini istemenin bir çelişki olmadığını söyleyen Sol Partililer, “Batılı ülkeleri yardıma çağırmak, kundakçıyı itfaiye yapmaya benzer” diyerek, “sol ve demokratik güçlerin Rojavalıların kendi kurtuluşlarına destek çıkılmasını” savunuyorlar.

Koridor açılmalı, yasak kalkmalı

Öte yandan, Sol Parti içerisinde yer almayan radikal sol akımlar ise, Rojava ile dayanışmalarını farklı bir biçimde gösteriyorlar. YPG ve YPJ güçlerinin silah alabilmeleri için bağış kampanyası başlatan gruplar, bu yönde kamuoyu yaratmak için de çaba gösteriyorlar. Kısacası Almanya solu içerisinde, Sol Parti’den radikal sol gruplara kadar geniş bir kesim, Kobanê’de verilen direnişe sahip çıkıyor, Türkiye’den güvenli bir koridor açmasını, Alman hükümetinin sermaye çıkarlarına yarayan politikalardan vazgeçerek, hem Türkiye’ye baskı yapmasını, hem de PKK yasağını kaldırmasını talep ediyorlar. Sosyalist basın hemen her gün Kobanê’deki gelişmeleri sayfalarına alarak, kamuoyunu aydınlatıyor, egemen güçlerin politikalarının ardındaki arka planı ve emperyalist stratejileri deşifre ediyorlar.

Kobanê turnusol kağıdı oldu

Sonuç itibariyle Kobanê’de gösterilen direniş, Alman siyasetinde de “sap ile samanın” birbirinden ayrılmasına, kimin gerçekten Kürtlerin yanında durduğunun, kimin ise kendi çıkarları için Kobanê direnişini malzeme ettiğinin gün yüzüne çıkmasına neden oluyor.

PKK ve Kürt algısı değişiyor

Gazetelerin internet sayfalarında yer alan okur yorumları, kamuoyunda “PKK” ve “Kürt algısının” değişmekte olduğunu ve değişen bu algının siyaset üzerinde de etkisini artırdığını söyleyebiliriz. Algıların böylesine değişmekte olmasının bir nedeni, bilhassa Kobanê’de direniş gösteren YPJ güçleridir. Bir diğer önemli nedeni ise, Civaka Azad Kürdistan Enformasyon Merkezi gibi kurumların kazandığı saygınlıktır. Civaka Azad’ın burjuva basını tarafından dahi “güvenilir bilgi kaynağı“ olarak görülmesi, Almanya’daki kamuoyu algısının daha güçlü bir şekilde değişeceğine işaret etmektedir. Değişen kamuoyu algısının, politika değişikliğine nasıl etkide bulunacağını ise önümüzdeki dönemde görebileceğiz.

MURAT ÇAKIR