Kapsamlı çalışmalar gerektirse de bu kısa makalede, tartışmaların ana hatlarına vurgu yapmak adına anarşizmin dönüşüm sorunlarından bahsedebiliriz.

İtalya, Fransa, Arjantin ve diğer bazı ülkelerdeki anarşist akımlar paradigma değişimi için kolları sıvamış durumdadır. Türkiye’deki anarşist hareketler içinde de bazı tartışmalar olmakla birlikte henüz yeni bir dinamizme yol açacak kadar köklü bir değişimi gündemlerine almış değiller. 

Tüm çarpıtmaların aksine, özgürlük ve ahlak -vicdan- sembolü olarak anılmayı hak eden anarşistler neden toplumsal dönüşümlerin motor gücü olamamaktadır?

Tarihsel ve dünyadaki diğer örneklerinde görüldüğü gibi tüm tartışmaların temeline “demokrasi” konusunu yerleştirmek ön açıcı olabilir. 

“Anarşizmin babası” olan Proudhon kendini anarşist ilan ederken demokrasiye karşı da açıkça tavır aldığını belirten cümleler kurmuştu. Fakat bir zaman sonra demokrasiyi kabul ettiğini belirttiği gibi seçimleri “öküzün kasabını seçmesi” olarak tanımladığı halde seçimle Fransa parlamentosuna vekil olarak girebilecek kadar savunduğu teorilerle çelişen pratikleri de olmuştur. 

(Parlamenterizmin sistem içi bir durum olduğu tartışmasızdır fakat demokrasi ve özgürlük amacı doğrultusunda bir araç olarak bakılabilir.)

Ayrıca, çok kapsamlı teorilerine karşın Bakunin’in aristokratik kökeni ve yaşamının belli aşamalarındaki çelişkiler de (Rus Çar’ından özür dileyerek Rusya’da yaşamasına izin verilmesi, milliyetçiliğe karşı oldukları halde birçok anarşistin yaptığı gibi anti-Semitik söylemlerde bulunması gibi tutumlar) hatırlanabilir. 

Kapitalizmi en soldan eleştirenler; doğruya en yakın kapsamlı teorileri geliştirenler olduğu halde anarşist önderler alternatif oluşturmada başarılı olamamışlardır. Belki de şöyle bir tespit daha açıklayıcı olabilir: Sonuna dek tutarlı bir yaşamı yoksa bir öncünün, sonuna dek tutarlı bir teori de geliştiremez.

Proudhon, devletin yerine neyin geçmesi gerektiğini tanımladığı şu ifadesiyle karşıtı olduğunu iddia ettiği demokrasiye açıkça kapı aralamıştır: “Demokratik ve toplumsal cumhuriyet ortak paydası etrafında birleşmiş birlik ve grupların geniş federasyonu!” 

Buna rağmen demokrasiyi reddetmelerinin kaynağında büyük ihtimalle Avrupai pozitivist düşünüş tarzının etkileri vardı.

Tarihsel toplum değerlendirmelerinde sosyoloji biliminin Avrupai kaynakları demokrasiyi Atina devletiyle başlatmış ve devlet ile demokrasi kavramının bir birinin antagonisti olduğunu görmeyerek demokrasiyi devlete bahşetmiş ve daha da önemlisi bu sayede devleti hiç hak etmediği şekilde meşrulaştırmıştır. 

Her türlü otorite bu yüzden reddedilmiş; bu yüzden “mutlak otoritesizlik= mutlak özgürlük” gibi algılanmıştır. 

Anarşizm adlı kitabında George Woodcock anarşist öncülerin aristokrat kökenlerine de gönderme yaparak demokrasiye yaklaşımlarını çarpıcı şekilde ifade etmiştir:

 “Anarşizm demokrasiyi reddeder, demokrasi halkın egemenliğidir, oysa anarşizm kişinin egemenliğidir. / … Anarşizm ideali, mantıksal sonucuna kadar götürülen demokrasi olmak bir yana, evrenselleştirilmiş ve saflaştırılmış aristokrasiye çok daha yakındır. Aristokrasinin soyluların özgürlüğünü talep ettiği noktada anarşizm her zaman özgür insanların soyluluğunu ilan etti. Nihai anarşi görüşünde bu özgür insanlar tanrılara ve krallara benzerler.” 

Demokrasi konusundaki yanılgı, özgürlük anlayışında bireye aşırı vurguyu getirdiği gibi kadın özgürlüğü konusunda da anarşizmin “babalarının” (özellikle de Proudhon’un) sınıfta kalmasına yol açmıştır. Ta ki anarşizmin kadın öncüleri devreye girene dek…

Öte yandan örgütlülük ile demokrasi kopmaz bağlar taşır; yani, anarşist pratik örgütlülüğü reddetmez ki demokrasiyi reddetmesinin tutarlı bir tarafı olsun! 

Durum böyle olunca demokrasinin vazgeçilmezi olan yetkin siyaset konusunda da fazla gelişe sağlamamışlardır. Ancak bugünkü tartışmalarla klasik yaklaşımların belli oranda aşılmaya başlandığı belirtilebilir.

Günümüze doğru anarşizmin birçok öncüsü demokrasinin ve demokratik siyasetin vazgeçilmezliğini vurgulamakta; özgürlükle demokrasi bağlantısını, özgürlükle toplumsallık, birey-toplum dengesi, özgürlükle özgür zihniyet ve yaşam tarzı bağlantısını değerlendiren derinlikli ve kapsamlı kuramlar geliştirmektedirler. Bunların en başta geleni de 2006 yılında hayata gözlerini yuman, ezilen tüm halkların saygıyla anacağı ve hiç kuşkusuz Kürt halkının samimi bir dostu olan, ekolojik yorumuyla en tutarlı teorileri geliştiren Murray Bookchin’dir. 

Bookchin ekolojik bir dünyanın nasıl olması gerektiğinden toplumsal örgütlenme modeline dek özgürlük sorununa, ufuk açıcı yanıtlar oluşturmuştur. Onun belediyelere dayalı komün ve halk meclisi örgütlenmesinin her alana ne kadar uyarlanabileceği tartışılabilir fakat özgürlüğe en açık bir model önerme arayışında olduğu kesindir. Bu anlamda anarşist örgütlenmeye “ekolojik ve konfederal” tarz ile en geniş yanıtı oluşturarak demokrasinin gerekliliği ve uygulama sahasındaki tanımlarını da açmıştır. 

Ne tür kurumların özgürlük önünde engel olmayacağını tartışırken Bookchin şöyle der: “Cinsel, etnik, hiyerarşik önyargılardan kurtulmuş bir doğrudan demokrasi yaratmaya çalışmadıkça, hiçbir zaman bu sorulara yanıt vermeye muktedir olamayız. Tarih, bize ziyadesiyle özgürlükçü biçimlerin bir dizi örneğini sunuyor. En önemli nokta, bireyin kendi kendini yöneten bir yurttaş olma yeterliliğine ilişkin radikal anlayışı kabul edip etmediğimizdir.” Yani kurumlardan önce zihniyet esas olmaktadır ve kurumları, formları ve uygulamaları da belirlemektedir.

M. Bookchin demokrasiye hak ettiği yeri vermiş ve böylece anarşist teorinin en temel çelişkilerinden birine yanıt oluşturma adına adeta son noktayı koymuştur: “Özgür toplum ya demokrat olacaktır ya da asla başarılmayacaktır!”