
Örneğin Sinop, Samsun ve Hatay’da yaşananlar geçmişin Maraş ve Madımak olaylarını hatırlatıyor. Halkların Demokratik Kongresi(HDK) ile Barış ve Demokrasi Partisi(BDP)’nin organize ve planlı bir saldırı altında olduğu anlaşılıyor. BDP’ye karşı yaklaşık dört yıldır sürdürülen siyasal soykırım operasyonlarına şimdi faşist milliyetçi saldırılarla süren linç girişimlerinin eklenmekte olduğu görülüyor. Bu faşist saldırıların Kürtleri hedeflediği ve Kürt direnişini bastırmayı amaçladığı tartışma götürmüyor. Faşist milliyetçi hisleri öyle bir düzey kazanmış ki, sadece direnen ve özgürlük isteyen Kürtleri değil, onlara dostça yaklaşan herkesi, tüm demokratik güçleri de hedefliyor.
Düşünebiliyor musunuz, kırküç yıl önce DEV-GENÇ Başkanı olarak Karadeniz’e gittiğinde kitleleri ayağa kaldıran Ertuğrul Kürkçü, şimdi milletvekili olarak Karadeniz’de gezemiyor! HDK yönetici ve milletvekilleri Karadeniz’de kitlelerle konuşamıyor! Bunun Kürt düşmanlığını içeren şoven milliyetçilikten kaynaklandığı tartışma götürmüyor.
Nereden nereye? Bir zamanların devrimci Karadeniz’i şimdi faşist milliyetçiliğin merkezi haline gelmiş durumda. Peki bunun sorumlusu kim? AKP, CHP ve MHP arasındaki ağız dalaşını saymazsak, bazı çevreler bundan dolayı BDP ve Kürtleri sorumlu görüyor. “Kürt özgürlüğü ve demokrasi için mücadele etmiş olmaları nedeniyle” bu histeri milliyetçiliğin geliştiği iddia ediliyor. Peki bu doğru görülebilir mi? Özgürlük ve demokrasi uğruna mücadele edildiği için faşist milliyetçiliğin geliştiği iddia edilebilir mi? Irkçı-şoven milliyetçilikten dolayı özgürlük ve demokrasi mücadelesi yürütenler sorumlu görülebilir mi? Elbetteki tüm bu soruların tek cevabı hayırdır.
Sinop’ta, Samsun’da, Hatay’da, Ege’de ırkçı-şoven milliyetçiliğin böyle histeri düzeyine ulaşmış olmasının sorumlusu, özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren Kürtler ve dostları değil, Kürt direnişini ve sol demokratik hareketi tasfiye edebilmek için ırkçı-şoven milliyetçiliğe sarılan faşist güçlerdir. Kırk yıldır ekilenin ürünü biçilmektedir.
Nitekim Sinop’ta HDK-BDP heyetine saldıranların AKP, CHP ve MHP üyelerinden oluştuğu hem TV ekranlarından görülmekte, hem de karşılıklı açıklamalardan anlaşılmaktadır. Saldırgan grupların sivil polis tarafından yönlendirilen organize güçler olduğu ifade edilmektedir.
Yıllardır Kürtlerin “Bölücü ve ayrımcı olduğu” hep vaaz edilirdi. Şimdi gerçek bölücü ve ayrımcının kim ya da kimler olduğunu herkes gördü. Şimdiye kadar hiçbir Kürt kentinde veya herhangi bir Kürt topluluğunda böyle bir davranış görüldü mü? Kuşkusuz hayır! Kürtlerin böyle ırkçı ve bölücü yaklaşımları yoktur. Bu da Kürt direnişinin gerçek niteliğini ortaya koymaktadır.
İşin garip tarafı, histerik düzeyindeki bu ırkçı-şoven saldırıların, barış ve demokratik çözüm tartışmalarının en çok yapıldığı bir dönemde ve bu gelişmeleri topluma anlatmak isteyen gruba ve harekete yapılıyor olmasıdır. Bu durum toplumumuzun ne kadar saldırgan, ırkçı, ayrımcı ve demokrasi karşıtı haline getirildiğinin en açık göstergesidir.
Böyle bir toplum barışa ve demokratik çözüme nasıl ulaşır? Bunun için tedavi edici bir demokratikleşme çalışması yürütmek gerektiği açıktır. Oysa her gün barış ve demokratik çözümden söz eden AKP, bunun toplumsal zeminini yaratmayı ifade eden böyle bir çalışma yürütmemektedir. Tersine Kürtleri aşağılayan ve örgütlülüğünü çözmeyi amaçlayan söylemleri devam etmektedir. Bu durumda çözüm süreci nasıl gelişebilir?
Bu konuda her şeyin İmralı’ya ve PKK Lideri Abdullah Öcalan’a bağlandığı gözlenmektedir. Nihayet ikinci BDP heyeti de İmralı’ya gidip döndü. Konuşulanlar henüz açıklanmış olmasa da, adada yeni rüzgarların estiği, barış ve çözüm umutlarının yeniden yeşertilmeye çalışıldığı görülüyor. Gerçekten yeni bir çözüm sürecini geliştirmeyi amaçlayan ciddi ve kararlı bir yaklaşımın var olduğu anlaşılıyor.
Kürt sorununun demokratik çözümünde, Türkiye’nin barışa ve demokrasiye ulaşmasında PKK Lideri’nin belirleyici öneme sahip olduğunu birçok kez vurgulamıştık. Gerçekten de bazı şeyleri yapabilecek tek kişi PKK Lideri. Fakat her şeyi PKK Lideri’nden beklemek, tüm yükü İmralı’ya yüklemek de doğru ve gerçekçi değil. Herkesin yapabileceğinin bir sınırı var.
Nitekim PKK Lideri’nin de yaptığı görüşmelerde ısrarla bu gerçeğin altını çizdiği ve herkesi katkı sunmaya çağırdığı görülüyor. Çünkü her şeyi İmralı ve PKK’den beklemek tek yanlı bir yaklaşımdır. Kaldıki yıllardır tek yanlı atabilecekleri adımın çoğunu da atmış gibi görünmektedirler. Bu nedenle fazla beklentili olmak hayal kırıklığına yol açabilir.
Burada şu soruyu sormak gerekiyor: Acaba Kürt sorununun çözümü, barış ve demokratikleşme için günün iktidarı AKP Hükümetinin yapması gerekenler yok mu? Var olduğu gün gibi açık! Hem de PKK ve Kürtlerden daha fazla devlet ve hükümetin yapabilecekleri ve yapmaları gerekenler var. Ama her nedense hiç kimse bunun üzerinde durmuyor. Başbakan Tayyip Erdoğan ve AKP’den yeni ve güçlü adımlar atmalarını istemiyor. Medyayı etkisi altına almış olan AKP süreci istediği gibi yönlendiriyor. Sanki kendisi iktidar değilmiş gibi, sanki kendisinin barış ve demokratik çözüm projesi sunması gerekmiyormuş gibi hep başkalarını suçluyor ve PKK’den yeni adımlar atmasını istiyor.
Bu süreçte çözümün yeni anayasa üzerinden gerçekleşeceği söyleniyor. Bunu özellikle AKP çevrelerinin de yaydığı anlaşılıyor. Fakat başta Başbakan Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP sözcülerinin yeni anayasa üzerine yaptıkları açıklamalar, var olan sorunlar açısından fazla çözümleyici gözükmüyor. Özellikle Kürt sorunu konusunda böyle.
Kürt sorununun çözümünün önünü de açacak olan millet ve vatandaşlık tanımında AKP önerisinin ciddi bir yeniliği aslında yok. Bu konuda “Anayasal vatandaşlık” öneriliyormuş! Yeni anayasa “tüm etnik kimliklere eşit mesafede” olacakmış! “TC Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes TC vatandaşıdır” denecekmiş! Böyle eşitlik sağlanıp çözüm bulunacakmış! Acaba böyle bir şey olur mu? Bizce çok zor. Çünkü, bunun eski anayasalardan pek farkı yok. Onlar da vatandaşlığı tanımlıyor ve TC vatandaşlarının hepsinin Türk olduğunu belirtiyordu. Yapılan değişiklik, sondaki “herkes Türktür” kavramı yerine “herkes TC vatandaşıdır” yazılması oluyor. Diğer yandan, eğer cümle gerçekten böyle yazılırsa, bu cümlenin aslında bir anlamı bulunmuyor. “TC vatandaşları TC vatandaşlarıdır” demeye geliyor. Bu anlamsız cümle belki vatandaşlığı tanımlıyor, ancak millet ya da ulusu tanımlamıyor. Yani ulus sorunu yine ortada ve çözümlenmemiş olarak kalıyor.
Tanım böyle olduktan sonra, “Etnik kimliklere eşit mesafede” demek de bir anlam ifade etmiyor. Bu tanım ulusu belirlemediğine göre, gündeme ulus gelince yine devlet “Türk ulusu” diyecektir. Diğer yandan zaten sistem hep Türklük üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla Kürtler ve diğer halklar tanımlanmadıkça her şey pratikte yine Türklüğe hizmet edecektir.
Dolayısıyla AKP önerileri doksan yıl öncesindekine benzer yeni bir oyun ve inkarcılık olmaktadır. Kürtler de, diğer halklar da bu duruma karşı uyanık olmalıdır!..