
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, AKP Hükümeti’nin açık açık “müdahale ederiz” dediğini hatırlatarak, “O zaman cezaevlerinin etrafında onbinler yığılmalıdır. Özellikle gençler ve kadınlar başta olmak üzere yurt içinde ve yurt dışında tüm Kürdistan halkı bugünleri iradeleşme günleri olarak ele almalı ve toplumsal eylem gücünü her biçimde bütün gücüyle ve en ileri düzeyde ortaya koymalıdır” diye çağrı yaptı.
Karayılan, ANF’nin açlık grevleri ve Batı Kürdistan ile ilgili sorularını yanıtladı.
Her an zindanlardan ölüm haberlerinin gelebileceği bir aşamadayken Türk Hükümeti ve Başbakan’ın tutumu kamuoyunu kaygılandırmakta. Bu süreci ve hükümetin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hükümet ve devletin tepkisi, sömürgeciliğin kapkara yüreği ve vicdansız duruş biçimidir.
Açlık grevi kolay bir eylem biçimi değildir. Öncelikle kararlılık ve tutarlılık ile samimiyet ve ciddiyet ister. Buna şov ve şantaj demek, insan gerçeğine ve değer yargılarına hakarettir ve insanlık ahlakından nasibini almamaktır. En zorba diktatörler bile amaçları uğruna ölümü göze alan insanların duruşuna saygı duyar. Türk Başbakan Erdoğan’ın sergilediği tutum, insanlık gerçeğine hakarettir.
Türk Başbakan tutsaklara ve BDP’li siyasetçilere dönük aşağılamalarının yanında idamı da gündeme getirdi. Ne yapmaya çalışıyor?
Bütün konuşmaları, hakaret ve tehdittir. Ahlak ve siyasi etikten nasiplenmemiş Başbakan’ın temsil ettiği gerçek; duygusuz, hissiyatsız sömürgeci egemenlik gerçeğidir. Oldukça şımarık ve kibirlidir. Kürt halkını köle görme tutumudur.
Neden olumlu cevap vermekten korkuyor, ileri sürülen talepler çok mu ağır, karşılanamaz olan talepler midir?
Hayır, ağır olsa bile gidip müzakere yapar, devlet olarak kendisinin uygun gördüğü adımları atar. Sorun bunlar değildir.
Sorun nedir peki?
Bugün Önder Apo üzerindeki tecrit kaldırılır ve müzakereleri yürütme koşulları yaratılırsa; anadilde savunma ve eğitim hakkı tanınırsa ne olur? Yeni bir çözüm süreci gündeme girer. Savaş durur, kan dökülmez. Zindanlardaki tutsakların eylemi ve direnişi bunu hedefliyor; demokratik çözüm ve barışı hedefliyor. Bu, belki de Kürt halkı adına gerçekleşen son barışçıl çözüm arayışıdır. Bu açıdan bu eylem ve direniş çok önemli ve anlamlıdır.
Erdoğan ve AKP, Kürt sorununda barışçıl çözümü istemediği için bu denli saldırgan, inkarcı ve hakaret edici bir üslup kullanmaktadır. Çünkü onlar, Kürt sorununda demokratik çözüme ve diyaloga kapıyı kapatmışlar, şiddetle sonuç almayı önlerine koymuşlardır.
Neden böyle bir tercih?
Ortadoğu’da yaşanan gelişmelere bakan devlet, Kürt sorununda her hangi bir gevşemeye gitmek ve şiddeti devreden çıkarmak istemiyor. Yeni bir yumuşama ve diyalog sürecinin PKK’yi güçlendireceğini düşünüyor. Bölgenin yeniden yapılanması sürecinde Kürt halkının da iradeleşebileceğini hesaplamakta. Bunun önüne geçmek için şiddete dayalı olarak Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ni bastırmayı hedeflemekte. Şiddet siyasetinde kararlı davrandıkları için cezaevlerinde gelişen bu müdahale sürecine de şiddetle karşı çıkmış, sürekli tahrik etmiş ve saldırgan bir üslupla yaklaşmıştır. Çünkü ölüm istiyor. Diktatörler her zaman kendilerinin haklı olduğunu düşünürler. Ellerindeki güç ve kudreti sınırsız ve insafsız kullanırlar. Söz konusu olan Türk sömürgeciliği ve Kürtler olunca bu daha böyledir. Kürtleri muhatap almak, Kürt iradesini kabul etmek onlar için kabul edilemez şeydir. Tüm hırçınlıkları ve saldırgancı tutumları bundandır.
Erdoğan’ın hesabı nedir?
Şudur: Cezaevlerinde açlık grevini başlatan kadrolar, özellikle de ilk başlayan grup , Kürt halkının en yetenekli, en birikimli, en iyi yetişmiş kadrolarıdır. Bu kadroların bir biçimde tasfiye edilmesini hedeflemiş bulunuyor. İşte açlık grevi giderek ölüm sınırına dayanacak, ondan sonra müdahale edecek, bu müdahaleyle belki bazılarını vazgeçirtecek, en kararlı kesimini de kendi deyimiyle “telef ederek” bir kırılma hedefleyecek. Amaçladıkları budur.
Gerçekleşir mi?
Cezaevlerindeki bu tarihsel direniş tutumu, yalnız değildir. Halkımızın ve Türkiyeli demokrasiden yana kesimlerin sahipleme düzeyi, yine dünya kamuoyunun giderek yükselen ilgisi AKP‘nin planlarını boşa çıkaracaktır. En önemlisi de Kürt siyasetinde gelişen birlik ve mücadele ruhu ile halkımızın yükselen fedakarlığıdır. Bu direniş süreci Kürt Özgürlük Mücadelesi’ni daha da güçlü kılmıştır. Kürt sorununu bir kez daha dünya gündeme taşımıştır. Bu direniş halkımızı ve mücadelesini güçlendirmiştir. Ama AKP devletinin hesabı bu direnişi bir kırılma ve gerileme sürecine dönüştürmektir. Bu yüzden ölümlerin yaşanmasını istemektedirler. Kan üzerinden hesap yapma tam olarak budur. Tutumlarının bu kadar sert olmasının ana nedeni de budur.
Siz hareket olarak ne yaptınız?
Biz hareket olarak ortamı yumuşatmaya dönük gerekli açıklamaları yaptık ve gerçekten cezaevindeki yoldaşlarımızın şahadete ulaşmasını istemiyoruz. Bu konuda tüm yapımız ve halkımız büyük bir fedakarlıkla ölümlerin önüne geçmek için çaba gösteriyor. Onlar bizim yoldaşlarımız, bizim değerlerimizdirler. Bu halkın en güzide evlatlarıdırlar. Taleplerinin gerçekçi olduğunu düşünüyoruz. Zaten halkımız da “bizim de taleplerimizdir” dedi. Bugün Kürdistan’ın neresine gidersen, bir çobandan aydınına kadar herkes bu taleplerin doğal talepler olduğunu söyler ve kendi talepleri olarak görür. Biz, “tamam belki bir çırpıda hepsi gerçekleşmeyebilir” diyerek, “Önemli olan önünün açık tutulması ve makul ölçülerde isteklerin kabul edilmesi temelinde açlık grevlerinin sona erebileceğini” belirttik ve bunu ilan ettik.
Bu ne demek?
“Müzakere yapılabilir, görüşme yapılabilir, Önderliğimize gidilebilir, başvurulabilir, bu biçimde sona erdirilmesini istiyoruz” demektir. Ama bu konuda hükümet bir şey yaptı mı? BDP’nin o kadar çaba sergilemesine, değerli aydınların, çeşitli demokratik kurumların ve çevrelerin bu yönlü gösterdikleri çabaların hiçbirisine herhangi bir değer biçilmemiştir.
Biz kendi cephemizde çözümleyici yaklaşmak istedik. Eminim ki zindanda direnen yoldaşlarımız da bu çerçevedeki bir yaklaşımı kabul edeceklerdi. Ama hükümet tarafından hiçbir biçimde olumlu bir sinyal verilmedi.
Bir tek “anadilde savunma hakkını getiriyoruz” dediler…
Onun için de en son Başbakan çıktı ve “direnişçiler istediği için değil biz kendimiz getiriyoruz” dedi. Hem de yasayı nasıl getiriyorlar şurasından-burasından kırparak bir kırıntıya çevirip Kürtlerin önüne ister beğen ister beğenme dercesine sunuyorlar. Özetle çıkmazı derinleştiren Başbakan’ın üslubu ve AKP’nin politikasıdır. Çünkü AKP savaş istemektedir. Tutsakların isteklerinin bir ölçüde kabul edilmesi yumuşama ortamını ve barışçıl bir süreci geliştirebilir. Onlar bunu istememekte.
Bütün bu gerçeklerden dolayı açıkça şunu vurgulamak istiyorum: Hem zindanda yaşanabilecek şahadetlerden, hem de dışarıda yaşanabilecek bütün olayların sonuçlarından bizzat Başbakan Erdoğan sorumludur. Çünkü hiçbir biçimde çözüm zemini bırakmadan savaşı dayatan bizzat Başbakan’ın kendisidir.
Gerek hükümet yetkilileri gerekse de yandaş medya mensupları sık sık açlık grevi talimatının Kandil’den geldiğini belirtiyorlar. Daha önceden de bu konuda kimi açıklamalarınız olmuştu ama bu konuyu tekrar size sormak istiyoruz...
Evet. Biz buna daha önce de açıklık getirdik. PKK hareketini, mücadele geleneğini az-çok tanıyan, inceleyen herkes bilir ki, zindanlardaki kadrolar kendi iradeleriyle karar alırlar. Bu arkadaşlarımız bizim yapmamız gereken görevleri, bedenlerini ortaya koyarak yapmaya çalışmaktadırlar. Biz kendi görevimizi kendimiz onlara havale edemeyiz. Bizim geleneğimizde öyle bir tarz ve yöntem yoktur. Bu arkadaşlarımız kendi inisiyatifleriyle karar almışlardır ve ölüm orucu şeklinde başlatmayı planladıklarını öğrendik.
Ölümü orucu mu?
Evet, ilk kez açıklıyorum; arkadaşlarımızın almış olduğu ölüm orucu kararına karşı biz devreye girdik, ölüm oruçları kararlarını kabul etmedik. Fakat yoldaşlarımız kendi sorumlulukları ve kendi iradeleri ile direniş kararını aldılar. Biz de yoldaşların bu kararlarına saygı ile yaklaşıp üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmek durumundaydık. Arkadaşlarımızın ölüm orucunu kabul etmeme görüşümüzü dikkate almaları saygıları gereğidir. Yoksa ilk günden itibaren ölüm orucu eylemini başlatacaklardı. Ki ölüm orucu eylemini sürdürmenin biçimi de başkadır. Karar bizim kararımız değil, kendi kararlarıdır. Şu anda da daha fazla sürerse önümüzdeki günlerde ölüm orucuna dönüştürme kararlılığı vardır. Biz bunun önüne geçmek istiyoruz. Bizim çabamız budur. Çünkü böyle bir şey onlarca kadronun şahadetine yol açacağı gibi artık tüm köprüleri de uçuracaktır. Büyük bir savaş ve direniş sürecini beraberinde getirecektir. Ayrıca halkımız ve Hareketimiz savunmasız da değildir. özgürlük mücadelesi tarihinde ilk kez böyle önemli bir düzey kazanmış ve bu mücadele hayatın her alanında kararlıca sürmektedir. Bu nedenle biz öyle ağır bir ölüm orucu sürecinden ziyade isteklerin makul ölçüde kabul edilmesi temelinde sonlandırılmasını uzun vadede daha gerçekçi görüyoruz. Kesinlikle bizim yaklaşımımız, politik tutumumuz bu çerçevededir. Ama Erdoğan’ın yürüttüğü politika, tamamen şiddete dayalı, insan ölümünü esas alan, köprülerin uçurulmasının hesabını bile yapmayan sorumsuzca bir politikadır.
Sıkça tartışılan diğer bir konu ise açlık grevindeki direnişçilere, şiddet yöntemiyle müdahale edilmesi. Siz bu eyleme yapılacak bir müdahaleyi nasıl karşılarsınız?
Eylemcilere karşı yapılacak herhangi bir müdahale konusunda, hem AKP Hükümeti’ni hem de tüm kamuoyunu uyarmak istiyorum: Bu yapı çok kararlı ve fedai bir yapıdır. Müdahale kendisiyle birlikte büyük olaylara yol açar. Birçok kişi kendine zarar verme yöntemine başvurabilir. Böyle bir müdahalenin hem içerde, hem dışarıda yaratacağı sonuçlar ağır olacak. Bunun için insanların iradesine zorla müdahale etmeye asla teşebbüs edilmemelidir. Kesinlikle yapılmamalıdır, bunun sorumluluğu ağır olur. Bunun yerine, daha zaman varken, köklü çözüm yöntemlerine başvurulmalıdır.
Bir takım aydınların devreye girme çabaları vardır. Hükümet, onların çabalarına değer biçerek rol verip Önder Apo’nun bir heyet tarafından ziyaret edilmesinin önünü açarak yine ailesinin görüşmesine olanak sağlayarak bu suretle tecridin aşılması temelinde köklü çözüm yolunun gelişmesini sağlayabilir. Doğru yol budur. Bunun için hala az da olsa zaman vardır. Bugün 65. gün (67). Bu direnişin eylemde olan arkadaşlar üzerinde muhakkak kalıcı hasarlara yol açacak sonuçları olacaktır. Ama şahadetlerin önüne geçmek için çabaların daha güçlü geliştirilmesi ve tecrit sürecinin sona erdirilerek müzakereleri sürdürmenin koşullarının yaratılması öngörülmelidir. Bu temelde yapılacak olan girişimlerin sonuç alıcı olabileceğini düşünüyorum. Bu konuda bizim üzerimize düşenler neyse biz de yapmaya hazırız. Ama öncelikle devletin adım atması ve sürecin önünü açık tutması gerekmektedir. Buna kesinlikle ihtiyaç vardır.
Bu kritik günlerde Kürt halkının ve demokratik kamuoyunun alması gereken tutum nasıl olmalıdır?
Bundan sonraki her saat ve her dakika çok zor ve ağır geçecek zaman dilimleridir. Her an zindanlardan şahadet haberi gelebilir. Kürdistan’daki tüm yurtseverler, ‘insanım’ diyen herkes, bütün partiler ve demokratik kurum-kuruluşlar; herkes sokağa dökülmeli ve mutlaka bir şeyler yapmalıdır. Bu önümüzdeki 2-3 gün çok çok önemlidir. Herkes gece gündüz demeden serhildan hareketine katılım için fedakarlık yapmalıdır. Direnişi toplumsal bir direniş düzeyine yükselterek sonuç alabileceğimizi unutmamalıyız. Evet, biz hükümete çağrı yaptık ama hükümetin yüreği buz gibi. Kürt halkına ve onun temsilcilerine hakaret etmekten başka bir şey yapmıyor. Halk ve toplum olarak biz gücümüzü ortaya koymalıyız. Bu açıdan bu arkadaşların şahadetinin önüne geçmek her demokratın ve her Kürdistanlının elindedir. Bunu böyle bilmeliyiz ve bugünleri büyük toplumsal hareket günlerine dönüştürmeliyiz. Eğer böyle yaparsak bu işin ciddiyetini ortaya koyar, çözümü olmazsa olmaz bir biçimde dayatmış oluruz.
Açlık grevi direnişçilerini sahiplenmek değil, onların eylemiyle bütünleşmek, bunun için gereken tüm fedakarlığı yapmak, gerekirse toplu açlık grevlerine girmek, gerekirse değişik eylem biçimleriyle ağırlığını koymak gerekmektedir. Bu konuda BDP’nin planladığı 2 günlük açlık grevi çağrısı olumlu ve yerinde bir çağrıdır. Daha değişik, daha güçlü ve daha radikal eylemleri de geliştirmek gerektiği açıktır. Bu konuda ilgili kurumlar görevlerine ve sorumluluklarına tam olarak sahip çıkmayı başararak direnişi toplumsal düzeye çıkarabilmelidir. Zindan direnişçilerinin yaşaması bu biçimde toplumsal eylemselliklerin gelişmesine bağlı hale gelmiştir. Bu konuda başarılı olmak, aynı zamanda beraberinde yeni çözümleyici bir sürecin getirilmesi anlamına da gelecektir. Bu nedenle herkes bütün gücüyle eylem sürecine dahil olarak yeni bir sürecin başlatılması ve şahadetlerin önüne geçilmesi başarılabilinir.
Yine AKP açık açık “müdahale ederiz” diyor. O zaman cezaevlerinin etrafında on binler yığılmalıdır. Özellikle gençler ve kadınlar başta olmak üzere yurt içinde ve yurt dışında tüm Kürdistan halkı bugünleri iradeleşme günleri olarak ele almalı ve toplumsal eylem gücünü her biçimde bütün gücüyle ve en ileri düzeyde ortaya koymalıdır. Eğer böyle olursa bu, erkenden bir çözümü getirebilir diye düşünüyoruz.
Türkiye’nin Batı oyunu
Kuzey Kürdistan’da bu önemli süreç yaşanırken, önemli bir sürecin yaşandığı diğer bir yer ise Batı Kürdistan. Halep ve Afrîn’le başlayan gerginlik Serêkanî’ye (Resul Eyn) sıçradı. Son olarak Türk devleti Kobanî sınırına tanklar yığarak, sınırdaki köyleri boşalttı. Türk devleti neden Batı Kürdistan ve Suriye’deki bu değişim sürecine müdahale etmek istiyor?
Her şeyden önce şunu söyleyeyim: Bölgede altüst olma süreci devam edecek ve Ortadoğu bölgesi yeniden yapılanırken Kürtler de artık yerlerini alacaktır. Yani Kürtlerin yok sayılması ve bir halk olarak tanınmaması süreci aşılıyor ve aşılacaktır. AKP Hükümeti ise, “bu süreci nasıl barajlarım, Kürtlerin bundan yararlanmaması için ne yaparım” hesabı içindedir. Bu hesaptan hareketle bir taraftan hareketimize karşı şiddet ve savaşı geliştirirken, öbür taraftan Güney Kürdistan’ı da siyasi ve ekonomik ilişkilerle kontrol altına almaya çalışmaktadır. Üçüncü koldan da “nasıl yaparım da, Batı Kürdistan’daki Kürt halkının herhangi bir statü kazanmasını engellerim” diye planlar geliştirmektedir. Çünkü Kürdistan’ın en küçük parçasının statü hakkını elde etmesi karşısında Kürdistan’ın en büyük parçasındaki Türk sömürgeciliğinin de geri adım atmak zorunda kalacağını bilmektedirler. Bunun için Kürtlerin Suriye’de statü hakkı kazanmaması için her türlü çabayı sergilemeyi önüne koymuştur.
Bu amaçla başta Suriye muhalefetini İstanbul’a çekti, kararları üzerinde etkili olmaya çalıştı. Suriye muhalefetinin Kürt haklarını resmen tanımaması, Kürtlerin burada bir statü elde etmemesi için baskı uyguladı. Ama defacto bir biçimde Kürtler, Kürt şehirlerinde giderek kendi sistemlerini geliştirmeye başladılar.
AKP Hükümeti, bunun önüne geçmek için de çeşitli çabalar sergiledi. "Orada PKK vardır. PYD, PKK’nin bir koludur” savını ortaya attılar. Bu tutmayınca bu sefer de “orada PYD denetiminde bir sistemin gelişmesine karşıyız” diyorlar. Türk istihbarat teşkilatının ve Dışişleri Bakanlığı’nın çok özel çabalar sergilediğini, büyük paralar döktüklerini biliyoruz.
Niye PYD’ye bu denli düşmanlar? PYD, Türkiye sınırları içinde Türkiye’ye karşıt bir askeri-siyasi faaliyet mi yürütmüş ya da yürütüyor?
Hayır. Türkiye, önce, “Hür Suriye Ordusu ile PYD'yi nasıl karşı karşıya getiririm” diye planlamalar yaptı. Bu konuda Halep’te ve Afrîn’de bazı girişimlerde bulundular. Öbür yandan ise bazı işbirlikçi Kürt kesimlerine dayanarak “Kürtler arası bir çatışma yaratabilir miyim” hesabı içine girdiler. Bütün bunlarla birlikte sınıra yakın Kürt şehirlerine, “Özgür Suriye Ordusu” adı altında bir takım güçlerle müdahale etme planını hazırlamış bulunuyorlar. Yani AKP Hükümeti, Batı Kürdistan’daki halkımızın kültürel, kimlik ve statü haklarına kavuşmaması için ne gerekiyorsa yapmaya çalışıyor.
Bakınız Kürtler kendi birliğini kurdu, Türk Dışişleri Bakanı ise hemen resmi olarak Hewlêr’e giderek bu birliğin yanlış olduğunu söyledi. Ahmet Davutoğlu, PYD dışındaki partilere “siz PYD’yi dışlayın, biz değil özerklik, federasyon hakkınızı bile destekleriz” demiş. Bu, büyük bir yalandır. Çünkü biliyor ki Batı Kürdistan’da en büyük kitlesel güç olan PYD’nin dışlanması mümkün değildir. Dışlanmak istenirse iç çatışmanın yaşanacağı kesindir. Esas amaçları Kürtlere federasyon veya başka statü hakkını tanıma değil, Kürtler arası çatışma yaratmaktır. Bu gerçeği Batı Kürdistan’daki tüm partiler ile Güney Kürdistan’daki güçler iyi görmelidir. Bu abartma değil, kesin bir olgudur.
Öyle dolaplar dönüyor ki, bütün bunlardan Türkiye kamuoyu habersizdir.
İşte en son Serêkanî’deki (Resul Eyn) çatışma süreci buna örnektir. Öncelikle belirtmek isterim ki, biz, özgürlük için mücadele yürüten insanlara karşı değiliz, Hür Suriye Ordusu’na karşı değiliz. Kürtlerin kendisinin oluşturduğu YPG adındaki savunma gücü, Kürt halkının özgür ordusudur. Oradaki Kürt halkı da Suriye devrim hareketinin bir parçasıdır. Bu nedenle biz Hür Suriye Ordusu’na karşı değiliz. Ama onun adına hareket eden onlarca değişik grup türemiş bulunuyor. Örneğin Afrîn köylerine saldıran ve Azaz bölgesinde egemen olan grup, böyle bir gruptur. Hür Suriye Ordusu, bu grubu kendisine bağlı bir grup olarak görmemektedir.
Serêkanî’de yaşanan çatışma süreci, bu şekilde örgütlenen iki ayrı gruptan oluşan toplam 600 kişilik bir gücün silah, araç ve uçaksavarlarla donatılması suretiyle Türkiye’den (Ceylanpınar) giriş yapmasıyla başlatıldı. Şimdi de zaten bu insanlar çatışıyorlar, Ceylanpınar hattını ve Türkiye sınırlarını da savaşın geri cephesi olarak kullanıyorlar.
Somut bilgi olarak şunu belirtiyorum: Türkiye bu Serêkanî hamlesi için bu gruplara 2 milyon dolar para vermiştir. Bu nettir. Açık ki her türlü desteği sunarak Kürt bölgesinde karışıklık yaratmaya çalışıyor. Hür Suriye Ordusu’na genelde yardım etse, Suriye’de rejimin devrilmesi için çaba sergilese kimse buna bir şey demez, kendi bilecekleri iştir. Ama bunu Kürtlerin orada haklarını almaması için yapmaktadır. İşte problem bu noktadadır.
Türkiye’nin Serêkanî’ye dönük bu hamlesinin diğer bir amacı da Doha’da yapılan “Suriye Muhalif Güçleri Toplantısı”dır. Çünkü artık toplantı İstanbul değil de Doha’ya kaydırıldı. ABD ve diğer bölge güçleri muhalefeti belirli oranda Türkiye denetiminden çıkarma çabalarını sergiliyorlar. Türkiye de Doha’da yapılan düzenlemeye karşı çıkmadı, içinde yer aldı ama tepkilidir ve kendi etkisini göstermek için bu çıkışı yaptırdı. Belli ki bir plan temelinde benzer çabaları daha da gelişecektir. Burada Türkiye’nin düşündüğü muhalefet güçleri filan değildir; kendi hegemonyası ve çıkarlarıdır.
Şuan Halep bölgesinin Türkiye’ye sınır olan hiçbir yerinde Suriye rejim güçleri yoktur. Aslında mevcut durumda Suriye rejim güçleri sınır hattında sadece Qamişlo merkezinde vardırlar. Diğer bütün alanlarda ya Kürtler ya da Araplar tarafından Suriye rejim güçleri çıkarılmışlardır. Kobanî bölgesinde hiçbir rejim gücü yoktur. Kendi bölgelerini kendi denetimlerinde tutan Kürtlerin Araplarla veya Hür Suriye Ordusu’yla hiçbir sorunları yoktur. Fakat Türk devleti, Hür Suriye Ordusu’na müdahaleyi dayatıyor ve çelişki yaratmak istiyor.
Ben burada gerçek anlamda Hür Suriye Ordusu olarak hareket eden yönetim güçlerine şunu söylemek istiyorum: “Türkiye’nin oyunlarına gelmeyin."
Peki, şimdi Kobanî karşısında bu kadar tank yığılmasının ve köylerin boşaltılmasının nedeni nedir? AKP neyin peşinde?
Kobanî’de rejim güçleri yoktur, karşıt güçler yoktur. Buna rağmen Türkiye’nin burada bir panik havası yaratmak istemesi gösteriyor ki, bizzat Türkiye’nin bir planı söz konusudur. İç çatışma görüntüsü yaratıp örgütlediği silahlı grupları Kobanî alanına yönlendirebilmenin bir yolunu bulmanın peşindedir. Alçakça bir plan. Burada bulunan marjinal bir Kürt grubu aracılığıyla karışıklık çıkarmak istemesinin nedeni de böyle bir plana zemin hazırlamak içindir.
Öncelikle belirtmeliyim ki, burada yapılacak böyle alçakça bir girişim çılgınlık olur. AKP, çok tehlikeli bir politika yürütmektedir. Kürt bölgelerine dönük hesapladığı bu politikalardan vazgeçmelidir. Vazgeçmezse savaş, bütün Kürdistan’da yaygınlaşacaktır.
Belli ki bu konuda Ahmet Davutoğlu’nun öngördüğü bir proje vardır. Bu proje, Kürtleri birbiriyle çatıştırmak, olmadıysa Araplarla çatıştırmak, o da olmadıysa müdahale ederek sonuç almaktır. Hesapları budur. Ancak bu hesapları tutmayacaktır.
Bu kadar hesabın yapıldığı bir ortamda Kürtler nasıl bir tutum takınmalı? Kürt siyasetinin üzerine düşen görevler nelerdir?
Kürtlerin öncelikle kendi arasındaki birliği güçlü tutmaları şarttır. Çeşitli güçlerin politik oyunlarına gelmemelidirler. Kürtler artık tarihten ders çıkarmayı bilmelidir. Tekrar bu hain tuzağa düşmemelidirler. Batı Kürdistan’daki hiçbir Kürt siyasi örgütü, tek başına iktidar olma hevesine kapılmadan, dar çıkar hesaplarına düşmeden asıl olan Kürt halkının özgürlüğünü her şeyin üstünde tutarak en yüce amaç için güçlerini birleştirmeli ve mücadele etmelidir. Bu konuda geçen Temmuz ayının başlarında bir adım atıldı. Bizzat bizim de teşvikimiz ve önerimiz temelinde Batı Kürdistanlı siyasetçiler Hewlêr’de bir araya geldi ve Sayın Mesud Barzani’nin de hazır bulunduğu bir protokol temelinde birliğini kurdu. Biz tüm gücümüzle bunun arkasında olduğumuzu açıkça beyan ettik ve o günden bu yana da bu politikamızı sürdürüyoruz. Fakat pratikte bu birlik güçlü bir biçimde hayata geçmedi.
Neden?
Çünkü birlik içerisinde yer alan bazı partiler birliğin güçlenmesi için değil, birlik içinde bazılarının zayıflatılması ve kendilerinin güçlenmesi için çaba gösterdiler. En önemlisi dış ilişkilerde birlik olmayı başaramadılar. Oysa yapılması gereken şey hem içte hem de dışta tüm ilişkilerini birleştirmek ve ulusal bir düzeye çıkarmaktı. Özellikle birlik içerisindeki bazı grupların Türkiye’yle sürdürdükleri özel ilişkiler birliğin zayıflatılmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu gibi nedenlerle Yüksek Konsey’in kararları uygulanmadı.
Bütün bölgelerde ortak yönetimler ve ortak çalışmalar oluşabilmeliydi. Bu yapılmadı. Açıkça söylemek gerekirse, bu konuda hem PYD’nin hem de Kürt Ulusal Meclisi çatısı altındaki örgütlerin belirli yetersizlikleri ve dar-tutucu ve hatalı yaklaşımları olmuştur.
Her iki tarafın da kendi hatalarını görmesi, aralarında güvensizliği değil, güveni geliştirmeleri gerekiyor. Bu konuda bize düşen ne varsa, biz gereken desteği sunmaya hazırız. En azından PYD kadar diğer örgütlerle de dostluk ilişkisi içerisinde olmak istiyoruz, nitekim öyledir de. Hareket olarak bizim esas alacağımız şey, herhangi bir örgütü destekleme değil, büyük zulüm görmüş ve yurtseverlik mücadelesinde büyük emek sahibi olan Batı Kürdistan halkının kazanmasıdır.
Bu konuda özellikle Güney Kürdistan siyasetinin de doğru yaklaşmasının büyük önemi vardır. Çünkü eğer bu parçada birlik oluşturulmazsa ve parçalı duruş sergilenirse bundan Kürt halkı zarar görecektir.
DENİZ KENDAL / ANF/BEHDİNAN