BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, çok ayaklı bir savaş konsepti uygulayan AKP Hükümeti’nin de seleflerinin akıbetine uğrayacağını belirterek, bahara yönelik yoğun savaş hazırlığı karşısında çözüm kanallarını açmaya çalıştıklarını söyledi.
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Kürt sorununda yaşanan gelişmeleri ve gündemdeki konuları DİHA’ya değerlendirdi.

AKP Hükümeti’nin Kürt sorununda uygulamaya koyduğu yeni konsepti, sorunu çıkmaz bir noktaya getirdi. Bu bağlamda yaşanan süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
AKP Hükümeti’nin tasfiye ve savaşla çözüm elde etme ısrarı ve politikası sürüyor. Bu konuda bir esneme ya da başka bir arayış söz konusu değil. AKP seçim öncesi müzakere ve diyalog yöntemlerini bir seçenek olarak masaya yatırmıştı. PKK ile Oslo’da ya da Sayın Öcalan ile İmralı’da görüşmeler yapılıyordu. Fakat hükümet bütün bu süreçleri kalıcı bir çözüme dönüştüremedi. Çünkü masaya oturma amacı çözümden çok, zayıflatma, teslim alma, karşısındakini oyalama, zaman kazanma şeklinde kullandı. Müzakere süreci bu amaçlar için kullanılınca da sonuç çıkmadı. Seçim öncesi başlayan konsept seçim sonrası pratik hayata geçirildi. Kendilerinin de açık açık söyledikleri; bir yandan ‘terörle mücadele’ sürecek, bir yandan da askeri ve siyasi operasyonlar, halk üzerindeki baskı, BDP ve PKK üzerinde baskı devam edecek. İmralı‘daki tecrit devam edecek ama bir yandan da kendince Kürt sorununun çözümü konusunda adımlar atacak. Konseptleri bu. Bu konseptin baskı ayağı büyük bir hızla devam ediyor. Hükümetin önüne koyduğu süreç içinde bu politikadan vazgeçme gibi bir şeyi yok. Baskı, çatışma ve savaş politikası devam edecek. Ama konseptin öbür ayağı olan ‘açılım’ dedikleri ayak ise altı boş olan, aldatmaya dönük, Kürtlerin taleplerini karşılamaktan öteye bu talepleri boşa çıkarmaya, kafa karıştırmaya dönük siyasi girişimler ve hamleler olarak hazırlanıyor. 


Hükümetin bahsettiğiniz yönde bir adım atmasını veya bir süreç geliştirmesini bekliyor musunuz?

Hükümet bu noktada henüz bir hamle yapmış durumda değil ama yaptığı hazırlıklar buna dönüktür. Yani birçok koldan meseleyi ele alıyor. Bütün bu başlıkları ‘terörle mücadeleye’ hizmet eden ayaklar olarak düşünüyor. Psikolojik savaş yürütüyor. Kürtlerin içinden işbirlikçilik geliştirmeye çalışıyor. Medyayı denetim altına alıp kirli propaganda yapıyor. Askeri operasyonlarda her türlü hukuk dışı yöntemleri de kullanarak sonuç almak istiyor. Siyasi soykırım operasyonlarını haksız, hukuksuz bir biçimde sürdürüyor. Bir yandan da ‘terörün finansmanı’ adı altında yasa çıkararak işadamları üzerinde baskı yaratmaya çalışıyor. Cezaevlerine doldurduğu insanlar üzerinden bütün tutuklu yakınlarına tehdit oluşturmak istiyor. Uluslararası ilişkilerini tümüyle bu çıkara hizmet eder şekilde Kürt hareketine baskı oluşturmak için kurguluyor. Yani çok ayaklı bir konsepti yürütüyor. Buradan sonuç alamayacağını defalarca söyledik. Bundan sonra da Kürt hareketinin kendilerine söyleyeceği başka bir şey olamaz. Biz her konuşmamızda söylüyoruz. Bunlar sonuç alacak yöntemler değildir. Bunları nereden biliyoruz? Birincisi; kendimizi tanıyoruz. Halkı tanıyoruz. Halkın talepleri konusundaki duruşunu biliyoruz. İkincisi; bu yöntemler zaten geçmişte denenip başarısız olduğu için böyle gündeme getirmenin bir anlamı yok diyoruz. AKP’nin bu konudaki ısrarı MGK kararı ile de teyit edildi.

Sürecin böyle devam etmesi durumunda önümüzdeki dönemde neler yaşanabilir?

Süreç böyle giderse gerilim artacaktır. Bu kadar katliam, tutuklama karşısında halk da sessiz kalmayacaktır. Kışın kar yağışında miting yapan halk, elbette ki baharda da tepkilerini ve taleplerini meydanlarda haykıracaktır. AKP de bahar ayları ile birlikte sınır içi ve dışı operasyonlarını yoğunlaştırmak istiyor. Bütün hazırlığını buna göre yapıyor. Bu da savaşın boyutlanması, ölümlerin artması demektir. Biz bunun önüne geçmek için çözüm kanallarını açmaya çalışıyoruz. İmralı’daki tecridin kalkması, Sayın Öcalan’ın özgürlük, güvenlik, sağlık koşullarının sağlanması için sürekli çaba yürütüyoruz. Mitingler yapıyoruz. Aynı zamanda Parlamento’da bu sürecin önünü açabilmek için girişimlerde bulunuyoruz. Demokratik siyasetle sorunun çözümü için yol haritamız var, bunu gündemleştirmeye çalışıyoruz. Müzakerelerin yeniden başlayabilmesi; gerçek anlamda çözüme niyetlenmiş bir diyaloğun başlaması için girişimlerde bulunuyoruz.

Hükümetin uyguladığı bu konsept ile birlikte Öcalan’a uygulanan tecridi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öcalan kilit bir role sahip ve bu inkar edilemez. Biliyorsunuz İmralı’da sürdürülen görüşmelerde heyet ile Sayın Öcalan arasında belli bir mutabakata varılmıştı. Bu mutabakat gereğince aslında seçimden sonra pratik adımlar atılmalıydı. Eğer pratik adımlar atılmış olsaydı Kürt sorununda demokratik anayasal çözüm sürecine girilecekti. Tam o noktada seçimden sonra hükümet pratik adım atmak yerine 2-3 yıllık görüşmelerin sonucunu heba ederek, elinin tersiyle iterek, protokolleri reddederek kapsamlı bir savaş konseptini uygulamaya koydu. Bu konsept çerçevesinde askeri ve siyasi operasyonları yoğunlaştırdı. Aynı zamanda İmralı’da tecrit uygulayarak, Sayın Öcalan ile halk ve PKK arasındaki iletişimi tümden keserek psikolojik savaş unsuru olarak kullanmak istedi. Bir rehin alma politikası olarak İmralı sürecini kullanmak istedi. Bununla birlikte aynı zamanda Sayın Öcalan da süreçten çekildi. Hükümetin bu tavrına karşı, protokollerin reddedilmiş olması, bir oyalama üzerinden tasfiye niyeti netleştiği için Sayın Öcalan da özgürlük, güvenlik, sağlık koşulları gerçekleşmediği müddetçe, önü açılmadığı müddetçe, sürece yeniden dahil olmayacağını açıklayarak kendisi de süreçten çekildi. Dolayısıyla hükümet artık İmralı üzerinden oyun oynanamayacağını net olarak gördü. Sayın Öcalan’ın bu kadar ciddi yaklaştığını, çözümü ciddi şekilde ele aldığını biliyordu zaten, süreçten çekilmesinden dolayı da artık İmralı üzerinden oyun oynayamayacağını gördüğü için de tecrit politikasını ağırlaştırarak hem kendisini şahsen kişi olarak cezalandırmak istedi, hem de onun üzerinden bir halkı cezalandırarak rehine psikolojisini halk üzerinde kullanmak istedi. İmralı’daki tecrit sıradan bir avukat görüştürmeme meselesi değil. Bütün bu siyasal sürecin, tıkanmaların kilit noktasıdır orası.

AKP Hükümeti Öcalan’ın sorunun çözümünde kilit bir role sahip olduğunu bilmesine rağmen neden süreci tıkayacak böylesi bir adım atma ihtiyacı duydu?
Şöyle bir düşünceden sonra bu noktaya ulaştılar diye düşünüyorum. Sonuçta bir diyalog ve müzakere ile örgütü silah bırakmaya ikna etmek istediler. Bunu bu şekilde elde edemeyince yeni bir konsept devreye koydular ve bu konsepte göre; örgüt tümüyle moral çöküntü içine girerse, işte askeri anlamda siyasi anlamda güç kaybederse, Öcalan da örgütün iyice zayıfladığını anlarsa devletin çözümünü kabul etmek zorunda kalır ve tasfiyenin önü açılmış olur düşüncesiyle bu konsepti uyguluyorlar. Bütün bunları göze almalarının nedeni bu. Buna inanıyorlar. İşte „Kürt hareketini tasfiye edebiliriz, diz çöktürür; istediğimiz politikayı uygulatırız“ gibi bir yaklaşımları var. Yoksa buna birileri AKP’yi inandırmamış olsa bu çılgınlığı akıllı hiçbir siyasetçinin yapmayacağını bilmek lazım. AKP’nin yaptıkları akıl karı değil. Çılgınca bir iş yapıyorlar. Ama maalesef uluslararası alanda aldıkları destek, bazı akademisyenlerin ve kurumların, kendilerine akıl hocalığı yapan çevrelerin kendilerine vermiş olduğu gazla böyle bir işe giriştiler. Ama bu çok tehlikeli bir iştir.

Psikolojik savaş unsurlarının uygulandığını dillendirdiniz. Bu bağlamda AKP ve cemaat arasında MİT üzerinden yaşanan tartışmayı ele aldığımızda bir yandan Kürt hareketini yıpratma girişimleri ortaya çıktı. Siz nasıl yorumluyorsunuz?

MİT-hükümet-cemaat ve yargı tartışmasında bir taşla birkaç kuş vurmak istediler. Birincisi; bu diyalog ve müzakere meselesini suçmuş gibi kriminal bir mesele haline getirmek istediler ki bundan sonra görüşmeler kolay kolay yapılmasın. İkincisi; uluslararası alanda Suriye ve İran müdahalesi meselesi gündemdeyken MİT üzerinde bir dizayn ve baskılama süreci yaratmak istediler. Üçüncüsü; MİT sanki KCK’yi kurmuş PKK’yi ve BDP’yi yönetiyor, dolayısıyla kontrolü devletin elinde olan bir hareketmiş gibi tartışma ve manipülasyon süreci başlatmak istediler. Sonuçta cemaat ile AKP arasında da bir çatışma var bu da bu süreçte dışa vurdu. Bütün bu meseleler birbiriyle ilintilidir. Tek bir nedenden kaynaklı diyemeyiz.

Bu çatışmaların önümüzdeki döneme yansımaları nasıl olur?

MİT-AKP-cemaat ve yargı tartışması önümüzdeki dönemin temel iktidarının kim olacağı üzerindeki çatışmanın ön cephesidir. Önümüzde cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Suriye meselesi var. Irak’ın 3’e bölünme ihtimali var. Güney Kürdistan’ın bağımsızlığı tartışmaları var. İran’ın durumu ortada. Rejim üzerinde büyük bir baskı var. İran tedbirlerini alabilmek için bir yandan Esad rejimini destekliyor ama Irak’ın 3’e bölünme ihtimaline karşın orada bir Şii devleti oluşturmak istiyor. Bütün bunlar Türkiye’deki güç yarışlarını da etkiliyor. Herkes etkili olmak istiyor Türkiye üzerinde. Bütün dış devletler Türkiye’de kimin egemen güç olmak istediğini yakından izleyerek etkili olmak istiyor. O nedenle sadece Fethullah Gülen ile Tayyip Erdoğan arasındaki kişisel güç yarışı değildir bu. Uluslararası güçler ve dengeler de bu meselenin içerisindedir. O nedenle bu MİT meselesi bir şekilde Kürt hareketini yıpratmaya dönük tartışmaya dönüştürülmek isteniyor. Ama biz daha önce de söyledik. Bizim partimizin hiçbir yönetim kademesine MİT’in veya Emniyet’in sızma ihtimali yoktur. Çünkü biz aldığımız kararlardan yaptığımız pratik işlerden bu konuyu net bir şekilde biliyoruz. Bütün örgütlerimizi kendi talimatlarımızla net bir şekilde yönetebiliyoruz. Bu konuda hiçbir sıkıntı yoktur. Ama bazı provokatif eylemleri işte sağda solda esnafa saldırı gibi eylemleri bu tür çevreler yapmış olabilir. Provokatif kirli işleri yapmış olabilirler. Ama bizim içimize istihbaratın sızma ihtimali yoktur.

Daha önce yaptığınız açıklamalarınızda bahar aylarının önemine vurgu yapmıştınız. BDP olarak bahar ile birlikte nasıl bir mücadele ağı örmeyi düşünüyorsunuz?
Tabi ki, 8 Mart ve Newroz BDP’nin gündemidir. Biz her yıl bu konuda geniş planlamalar yapıyoruz. Alanlara çıkıyoruz. Hem 8 Mart hem de Newroz ile ilgili çok güçlü planlamalar yaptık. Zaten 8 Mart planlamaları kışa rağmen başladı. Newroz’da da hedefimiz, bugüne kadar gerçekleşmiş bütün Newroz’ların en kitlesel haline ulaşmaktır. Çünkü bütün bu katliamların ve siyasi soykırım operasyonlarının asıl nedeni halkı sindirerek sokağa çıkamaz hale getirmek. Partisini, kendi iradesini savunamaz hale getirmektir. Biz bunun kırılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu kırıldığı oranda çözüm kolay olacaktır. Çünkü AKP, inandığı çözümsüzlük politikası teşhir olmadığı müddetçe bu savaş politikasına devam edecektir. Bunu kıracak tek şey halkın iradesi ve kitlesel gücüdür. Bu nedenle Newroz’u çok önemsiyoruz ve güçlü bir şekilde hazırlanıyoruz. Newroz’da bütün alanlarda hiç kimsenin asla evinde oturmayacağı şekilde çoluğu çocuğuyla o gün Newroz meydanında olacağı şekilde hazırlık yürüteceğiz ve inanıyoruz ki halkımız da bu yılki Newroz’larda şimdiye kadar yapılan Newroz’ların kat be kat üstü katılım sağlayacak. Yaklaşık 130 yerde Newroz kutlaması planlamamız var.

Cezaevinde bulunan milletvekili arkadaşlarınız Kürt sorununda gelinen süreci ve Öcalan’a uygulanan tecridi protesto için açlık grevine girdi. Arkadaşlarınızın durumu nedir?

Arkadaşlarımız onurlu bir tavır gösteriyorlar. Bedenlerini ölüme yatırmak onurlu bir duruştur. Milletvekili arkadaşlarımız da bunun içindeler. Biz kendilerinin durumlarını sürekli takip ediyoruz. Zaman zaman ziyaret ediyoruz. Dışarıda da binlerce insan kendileri ile dayanışma için açlık grevi yapıyor. Onları sahiplenmenin en büyük yolu taleplerini sahiplenmektir. Biz de bu sahiplenmenin içindeyiz. Arkadaşlarımız da taleplerini duyurmak için her yere mektup yazıyorlar. Sessiz kalmıyorlar. İçeride siyaset yapmaya devam ediyorlar. Üçüncü haftanın içindeler. Fizikken de artık zorlanıyorlar. Zayıfladılar, bedenleri artık zorlanıyor. Bu noktadan sonra artık kritik günler başlayacak. Bu nedenle halkın daha fazla sahiplenmesi gerektiğini belirtiyoruz. Çünkü sahiplenme ne kadar güçlü olursa bu eylem o kadar sonuca ulaşmış olur. Tabi ki biz onların sağlık durumunu her şeyden önemli görüyoruz. Bu açlık grevini sonlandırmaları için de taleplerini her yerde dillendirmeye gündeme getirmeye çalışıyoruz. Çünkü onların bu eylemini durduracak tek şey talepleridir. Bu olmadığı zaman arkadaşlarımız bu konuda çok ısrarcılar. Bugünkü durumda taleplerini gündemleştirmek dışında bir şey görmüyoruz.

Hükümetin açlık grevlerine yaklaşımı nedir?
Milletvekili arkadaşlarımız Parlamento’da milletvekillerine ve hükümet yetkililerine bütün bu süreçleri anlatıyorlar. Ama henüz bu konuda hükümetten bir yanıt almış değiliz.

Açlık grevleriyle dayanışma için grup olarak 2 günlük açlık grevi yaptınız. Bu bir ilkti ancak basının ilgisizliği ile karşı karşıya kaldınız, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Medya açısından utanç vericidir. Yani basın ahlakı ve etik kurallarına aykırı bir şekilde hükümetin talimatı doğrultusunda çalışan bir merkez medya var. Bunun istisnaları var tabi ki ama onlar da bedellerini ödüyorlar. Hükümete muhalefet eden herkes gibi onlar da ya işten atılıyor ya da tutuklanıyorlar. Sonuçta basın ahlak ve çalışma ilkelerine uymak için bedel ödemeyi de göze almak lazım. Bu medya organları kimi inanarak kimi inanmayarak hükümetin her dediğini yaparak kendilerine bir otosansür uyguluyor, hem de BDP’ye sansür uygulayarak toplumun gerçekleri öğrenme hakkını elinden alıyorlar. O yüzden medyanın içinde bulunduğu durum 2012 Türkiye’sinde facia ve utanılacak bir durumdur. İleride bütün bu sorumlulukları kendilerine tekrar hatırlatılacaktır. Şimdi 90’lı yılların eleştirisini veriyorlar. Bazı gazeteciler çıkıp biz 90’larda yanlış yaptık diyorlar ama şimdi aynı yanlışı yapmaya da devam ediyorlar. Her halde 3-5 yıl sonra çıkıp biz 2012’de yanlış yaptık diyecekler ama bunun anlamı olmayacak. Bugün doğruyu yapmayanın gelecekte özeleştiri vermesinin hiçbir anlamı olmayacak. 


 ALPER ATALAY/MUSTAFA EMRAH SÜER - DİHA/ANKARA