Bu köşeyi takip edenler hatırlayacaktır bir önceki yazıda Tayyip Erdoğan’ın sandığı da devre dışı bırakma hesaplarına değinip bunun Kürdistan ayağını ayrıca yazacağımızı söylemiştik. Öyle de yapacağız. Ancak ondan önce Kürdistan’a ilişkin bu hesapları yapan iktidar gücünün mevcut durumu hakkında bir kaç söz söylemek icap eder.
AKP ile Türk siyasetinde girişilen “merkezi” tekleştirerek siyaseti konsolide etme çabası da sonuç vermedi. Eski kadrolarla yeni modeller uygulanamayacağı gibi başta örgütlü Kürt muhalefeti olmak üzere toplumun diğer muhalif kesimlerinin direnme gücü de hesaplarını boşa çıkarmada etkili oldu. Merkez sağda varlık göstermiş hemen tüm partileri tasfiye ederek AKP adı altında oluşturulan devlet partisi de iflas etti.
Hal böyle olunca AKP’nin iflası ile doksan yılı deviren Ankara siyasetinin beyin ölümü gerçekleşti. Tıbbi metinlere göre beyin ölümü “tüm beyin, beyincik ve hayati merkezlerin yer aldığı beyin sapı denilen özel beyin bölgesinin fonksiyonlarının geri dönülmez şekilde kaybolduğu ve mutlak ölümle sonuçlanan bir süreçtir. Beyin ölümü tablosundaki hastanın sadece kalbi atmaktadır, bir başka deyişle sadece nabzı ve kalp atımları alınabilmektedir. Dışardan izlenebilen tek yaşam işareti kalp atımlarıdır. Diğer yaşamsal fonksiyonları tıbbi destek ve solunum cihazıyla sağlanmaktadır. Öyle ki bu hastaların kendiliğinden solunumları da olmadığı için yaşam destekleri kesilir kesilmez ölürler.”
Bu durumdaki hastalar özel koşullar altında belli cihazların yardımı ile soluk alıp vermektedirler. Ancak fiziki ölümüm gerçekleşmesi öncesi bu hastalarda Lazarus refleksi adı verilen bir davranış görülüyor. Böyle durumlarda hasta kolların birine sarılır gibi kendi bedenine çapraz dolayarak kavrıyor.
Mevcut siyasal sistemin haline ne kadar benziyor değil mi? Dışardan bakıldığında kalbi attığı için yaşıyormuş gibi görünüyor, Lazarus refleksi gereği içe kapanarak millileşme adı altında dünyalı değerlerden uzaklaşıyor. Siyaset üretemiyor. Siyasi çözüm arayışlarına meclis çatısı altında linç uyguluyor. Varlığını meşruiyetini siyasetin işlemesinden alan meclis tasfiye ediliyor. Sadece iktidar eli ile değil Ankara siyasetinin muhalefet kontenjanı da aynı beyin ölümünden etkileniyor.
Bu nedenle siyasi parti iradelerinin hukukun müdahalesi ile kayyuma devredildiği bir yerde siyasetin varlığından söz edilemez. Bugün MHP'de yaşanan durumun salt bu partiye özgü olduğunu düşünmek de doğru olmaz. MHP'de temerküz eden durum sadece buzdağının görünen yüze.
Kuruluşu itibariyle askeri vesayetle bağımlı demokratikleşemeyen cumhuriyetin geldiği nokta bu. Siyasal sistemin yapısal sorunlarının siyasal sistemin kendisine dönüşmüş olma durumu. 1921 anayasasına yapılan darbe ile başlayan ve “gerekli görüldüğü durumlarda” askerin darbelerle yeniden dizayn ettiği bir siyasal yapı.
Sistemin kurucu organizasyonu CHP'nin 6 okunun arasında demokrasinin olmaması bu yapıyı inşa eden militer kimliği ve onun resmi ideolojisini temsil ediyor. O nedenle bugün kurtuluş savaşı diye adlandırılan süreç bir demokrasi mücadelesi değildi. Dolayısıyla eşitlikçi de değildi. Nitekim 24 anayasası bu eşitsizliğin yasal mevzuatı vasfındadır. Kürt inkarı gibi mübadele de, CHP iktidarında yaşanan varlık vergisi de, DP döneminde yaşanan 6-7 Eylül olayları da dayanağını eşitliği tanımayan bu mevzuattan aldı. Bugün de geniş bir çevrenin "anayasamızın değiştirilmesi dahi teklif edilemez" dediği maddeleri bunu temsil ediyor. Herkesi eşit görüyormuş gibi yapan ve anayasanın ruhunu oluşturan herkesin "Türk" olduğu tezi bu eşitsizliğin temelini oluşturuyor.
Cumhuriyetin ilanından ya da bi başka değişle 1921 anayasasının tasfiyesinden bu yana varoluşsal bir kriz içindeki Ankara siyaseti bir nebze sandıkla sağladığı meşruiyetini de yitirdi. Parlamentosundan siyasi partilerine, hukuk kurumlarından üniversitelerine işleyen bir demokrasinin güvencesi olacak tüm kurumlar birer tabela olmanın ötesinde bir anlam ifade etmiyor. Bu sistemin beyin ölümü gerçekleşti.
Mesele artık meftayı kimin kaldıracağı, fatihayı kimin okuyacağı...