Sırrı Sakık’ın sözleri politika alanının altını üstüne getirdi. Ne Kamer Genç’in bel altı sataşmaları, ne ana muhalefet partisinin kıldan ince kılıçtan keskin liderine de yakıştırılmayan "ananı.."  başlangıçlı yarım bırakılmış bel altı küfürleri… Hiçbiri bu kadar etkili olmadı sanırım, medyanın dikkatini çekmekte. Seçim öncesi süreçte, BDP aleyhine kullanılabilecek her olanağı değerlendiren AKP patentli bir politik linç girişimi açıkça.

Aslında sözün kendisinde değildi bu kadar ilgi yaratan yetenek. Sözü söyleyenin şahsiyetinde, kimliğindeydi bütün maharet. Kürt’se eğer gaf yapan, affa tabi değildir. Onun acısı da acı değildir, onuru da onur değildir. AKP milletvekili olmak yeterlidir, insan hakları bildirgelerinde yer alan kişi onurun korunması için. Alçak bir başbakan Roboskîli anaları kürtaj ile eşitleyen söylemi gerçekleştirdiğinde, sessiz kalan bütün anaların çocukları kürtaj’a gitmişti zaten.
***
Acı ölçülmez elbette, kilosu, litresi, metresi yoktur. Ama etkisi yıpratma süresinden, yıpratma boyutlarından tanımlanabilir. Hiç olmazsa teorik olarak, oğlunu bir patlama sonrasında kaybeden bir ana, normal bir ölümle evlat kaybeden her hangi bir ana babadan daha acılıdır elbette. Ama her kayıbın arkasından ana babanın döktüğü gözyaşının samimiyetine inanıp inanmamak da kişinin içinde yer ve rol aldığı ilişkiler sistemi içerisinden değerlendirilerek ulaşılacak bir karardır.
Hatırlayın. Medya şovları sonrasında ölüme itilen gencecik bir delikanlı, bir Ata yaşardı bu ülkede. Onu iteleye iteleye karanlık bir yaşamın içine sokan; onun gencecik ruhunu erken yaşta çökerten; bu yaşam içinden şöhret olması için zorlayan; TV, TV programa koşan o insan kötüsü anayı hatırlayın. Evladı yüksek dozdan öldüğünde bile şov yaparak, "benim oğlum ulusal kahraman; milli şehidimizdir o; bu nedenle tabutu Türk bayrağına sarılarak resmi törenle gömülsün" diye ortalığı yırtıyordu feryat ve figanı. Nasıl yırtıyordu kendini, yerden yere atarak. Evet. Çocuğunun ölüsü üzerinden rant toplamaya çalışıyordu hala, çocuğu gömülmek üzere götürülürken.
***
"Hangi baba ağlamaz, hangi ana ağlamaz?" türü sözler hamasi ağıtlara süs olmaktan başka bir değere sahip olamaz. Çünkü biz Türklerin çoğu, evlat üzerine oluşturulan değerleri kaybedeli neredeyse kırk yıl oldu.
Nefret ederim "ana babanın evladı için yapmayacağı şey yoktur" sözünü eden cahillerden. Aile içi ilişkilerde çocuğa yönelik cinsel taciz tecavüz ya da enses ilişkisinin faillerin yüzde doksana yakınının babalar olduğu biline biline, böylesi hamasi sözlerin arkasına sığınmak, bu tür sistemlerin devamına destek sunmaktan başka anlama gelmez. Üstelik kız çocuğa yönelik babadan kaynaklı cinsel taciz ve tecavüz olayının neredeyse yüzde doksanının analar tarafından bilindiğini ve bunun suskunlukla geçiştirilerek sistemin yıkılmamasına çalıştığını bu alana yönelik araştırmalar ve bilim açıktan açığa söylüyor artık.
"Hangi ana baba…" Geç bunları. Ana babada diğer insanların çoğunun refleksine benzer refleksler taşıyor. O kadın milletvekili de öyle.
***
Böyle bir konuda konuşmak zor ama konuşmak gerek. Patlamada ölmüş bir çocuğun anası milletvekili oluyor. Tamam, hileli yoldan gasp yöntemiyle o koltuğa oturuşunu, böyle bir koltukta oturmaktan duyacağı keyfi anlarım. Belki onu hatırınız için yalan söyleyip, ben de sizin gibi "hangi ana çocuğunun arkasından ağlamaz" diyen yalancılar kervanına katılabilirim. Ama sormak hiç aklımıza gelmez mi? Bu milletvekili kadın bu tür patlamaların bir daha olmaması için kaç soru önergesi vermiştir? Kaç miting düzenlemiştir "savaşlar dursun, savaşlara hayır" diyerek; bu kadın milletvekili kaç kez gitmiştir Taksim-Gezi’ye, polisin patlattığı gaz bombalarının önüne dikilip "Duran Kadın" olmak, kalbe yumruk atan tazyikli suyun önüne dikilerek 7 çocuğun ölümünü engellemek için! Berk’i ziyaret etmiş midir bir kez olsun ya da Roboskîli anaları?
Başkasının ölüsü üzerinden yiğitlik yapıp linç politikaları üretmenin adı, eğer bunu yapan sıradan bir insansa duygusallık, bilinçsizlik, bilgisizlik falan olabilir, ama bir gazeteci ise, ikirciklenmeksizin söylenebilir: Rantçılıktır, çıkarcılıktır, fırsatçılıktır.  
Kendi evladını da yiyen bir zalimlik için, "timsah gözyaşları" sözünün gerçeği bu değil midir?
***
Evet, yanlış değil. O milletvekilinin çocuğu öyle ölmemeliydi. Bunun için bütün analar bu tür ölümleri engellemek için milletvekili olmadan önce de mücadele vermeliydi. O milletvekili, hiç olmazsa o koltuğu gasp ettikten sonra olsun, "başka evlatlar ölmesin" diye çabalamalıydı.
O milletvekili Gezi’de çocuklarını kaybeden anaları tek tek ziyaret ederek ellerini avuçlarının içine alarak, gözlerinin içine bakarak, yüreğiyle, "evet benim de evladım vahim bir olayda gencecikken öldü; şimdi birlikte bu tür olayları bütünüyle ortadan kaldırmak için barışın, özgürlüğün, insan haklarının yanında, birlikte yürümeliyiz" diyebilmeliydi. O milletvekili Roboskîli anaların acılarını barışla taçlandırmalıydı.
Damlayanın bir gözyaşı olup olmamasından çok daha önemlisi, gözyaşının kime ait olduğu değil, nasıl bir yüreğin hangi isyanının baskısı ile fışkırdığıdır. Nefretten oluşan bir ağıt, geçmişe ilişkin bir acıya gönderme değil, gelecekte yeşerecek acıların müjdecisi olabilir ancak.