Devletin devamlılığının esas alındığı Türkiye’de insanlığa karşı suçların da devamlılığı söz konusu. Özellikle savcıların yaklaşımı, devletin suçlarını örtmeye yönelik. Bizim insanlığa karşı işlenen suçların devamcısı olarak gördüğümüz Musa Çitil’in bugün insanlığa karşı daha büyük suçlar işlemesi bize hiç de yabancı gelmedi.

Sadece kayıplarımız için değil, “herkes için adalet” isteyen insanlarız. Çocuklarının yaşamı için devletin görevini yapması gerektiğini haykıran, seslerini duyurmaya çalışan annelere uygulanan şiddet, herkesin gündeminde olmalı. Annelerin çığlığına şimdi ortak olmazsak, üzüleceğimiz günlerin çok yakın olduğunu herkesin bilmesi gerekiyor.

BARIŞ BALSEÇER

Türkiye’de darbe dönemleri başta olmak üzere özellikle 1990’lı yıllarda Kürdistan’da yaşanan gözaltında kayıplar, faili devlet olan ve devlet adına yapılan en büyük insanlık suçları olarak tarihe geçti.

İnsan Hakları Derneği (İHD) 1992 yılında “Kayıplar Bulunsun” sloganıyla zorla kaybedilenlere karşı ilk kampanyasını başlattı. Bu kampanya, 1995 yılında Cumartesi Anneleri’nin mücadelesiyle ülke çapında yankı uyandıran bir harekete dönüştü.

Hasan Ocak, 1995 Gazi Mahallesi Katliamı’nda gözaltına alınarak katledildi, 55 gün sonra ise cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu. Bu olay en büyük sivil itaatsizlik eylemlerinden biri olan Cumartesi Anneleri hareketinin doğmasına vesile oldu. İlk günden bu yana Cumartesi Anneleri eylemine öncülük eden isimlerden olan Hasan Ocak‘ın kardeşi ve aynı zamanda İHD üyesi Maside Ocak ile Uluslararası Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası nedeniyle Türkiye ve Kürdistan’da gözaltındaki kayıpları ve faili meçhul cinayetler ile bunlara karşı verilen mücadeleleri konuştuk.

Cumartesi anneleri mücadelesi nasıl başladı?

90’lı yıllara gelindiğinde devlet, gözaltında kaybetme politikasını sistematik bir şekilde uyguladı. Özellikle Kürt illerinde, Kürtçe müzik dinlemek, tarlasını sürmek, koruculuğu reddetmek, gözaltına alınarak kaybedilme sebebiydi. Batıda da gözaltında kayıplar yaşanıyordu bu dönemde.

İHD, 90’lı yıllarda başvuran ailelerle birlikte, çok sayıda kampanya yürüttü. 1995 yılında ise Hasan Ocak gözaltında kaybedildi. Hasan Ocak’ın gözaltında kaybedildiğine dair tanıklar vardı. Gözaltı listesinde ismi bulunuyordu. Ancak Hasan Ocak’ın gözaltında olduğu emniyet tarafından kabul edilmiyordu. O dönemde Hasan Ocak’ın ailesi, arkadaşları ve İnsan Hakları Derneği (İHD) büyük bir kampanya başlattı. Bu kampanyanın 58’inci gününde Hasan Ocak’ın cansız bedenine Altınşehir kimsesizler mezarlığında ulaşıldı.

Hasan Ocak’ın cansız bedeninin bulunması sonrasında, bu insanların başına nelerin geldiğini, nelerin yaşandığını da, anlamış olduk. 1994-1995 Mart ayları arasında sadece bir yılda gözaltında kayıplarla ilgili İHD’ye yapılan başvurusu sayısı, 494’tü. Ocak ailesinin özel çabası ve bu kampanyanın amacı “gözaltında kayıpların” son bulmasıydı. Bu kampanyada gözaltında daha önce de kaybedilen kişilerin aileleri de yer aldı.

Hasan Ocak’ın naaşının kimsesizler mezarlığında bulunması ve gelenekleriyle toprağa verilmesinin ardından, insan hakları aktivistleri ve aileler bir toplantı yaptı. Toplantıda, Arjantin’de kayıplara karşı mücadele veren Plaza de Mayo Anneleri rehber alınarak, 27 Mayıs 1995 yılında, Galatasaray Lisesi önünde gözaltında kayıp aileleri bir araya geldi.

Cumartesi anneleri ve kayıp yakınları olarak temel talepleriniz nelerdi, mücadeleniz nasıl sonuçlar ortaya çıkardı?

Galatasaray Lisesi önündeki bir araya gelişlerimiz sürecinde gözaltında kayıplar yine yaşandı. Ancak kayıp annelerinin, insan hakları savunucularının yürüttüğü bu kampanyalarla kamuoyunda büyük bir duyarlılık oluştu. Buluşmalarımız sürecinde gözaltında kaybedilenlerin sayısı azalmaya başladı. Buluşmalarımızın ilk dönemlerinde üç ana talep vardı; gözaltında kayıplar son bulsun, kayıpların akibeti açıklanarak naaşları teslim edilsin ve failler yargılansın.

15 Ağustos 1999’da, buluşmalarımız engellenmeye başlandı. O dönem gözaltılar başladı. Bu süre tam olarak 30 hafta sürdü. 13 Mart 1999’da; yani Galatasaray meydanında buluşmamızın 200’üncü haftasında, eylemimize ara verdiğimizi kamuoyuna duyurduk. Duyurumuz sonrası dönem içerisinde gözaltında kayıp sayısı 9 oldu. Şu çok önemlidir; Galatasaray Lisesi önündeki buluşmalarımızda tanık olduğumuz aile anlatımları ya da gözaltına alınarak serbest kalanların oturumlarımıza katılarak söyledikleri, çok doğru bir iş yaptığımızı gösteriyordu. Buluşmalarımıza desteğe gelen birçok anneden şunu duyduk: “Benim çocuğumu da gözaltında kaybedeceklerdi, ama benim de gelip Cumartesi Annelerine katılacağımı düşünüp çocuğumu bıraktılar.” Bu gerçekten çok önemliydi. Çünkü biz insanların insanların yaşam hakkı için bir araya geliyorduk.

Gündeme sürekli getirdiğimiz, toplu mezarların açılması ve kimliklendirme çalışmasının yapılarak, gözaltında kaybedilenlerin kemiklerinin ailelere teslim edilmesi talebine ise devlet, eylemimizin 400’üncü haftasında belli düzeyde cevap verdi. Özellikle Mardin, Diyarbakır ve Siirt’te açılan mezar ve kuyularda, 80’e yakın kişinin kalıntılarına ulaşıldı. Yapılan DNA tespiti ve kimliklendirme çalışmasında bulunan 80 kişinin kemik ve kalıntıları incelendiğinde, 48 kişinin gözaltında kaybedildiği tespit edildi.

Oysa kayıp yakınlarının anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan bir hakları bulunuyor. Bu haklar; yaşadığımız sorunlarla ilgili kamuoyu oluşturma, bunu gündemleştirme ve basın açıklaması yapma. Bu hakkımız hukuksuz bir şekilde AKP hükümeti tarafından engelleniyor.

Türkiye’de gözaltında kayıplarla ilgili ilk başvuru veya bilgi ile hangi tarihte karşılaşıyoruz?

Türkiye‘de 1924 yılında 250 Ermeni aydın bir geceyarısı evlerinden alınıp götürüldü. Bu aydınlardan 125’i gözaltında kaybedildi. Türkiye tarihinin ilk kayıpları Ermeni kayıplardır. 1936 yılına gelindiğinde, TKP üyesi işçi önderi Salih Bozışık, gözaltına alındıktan sonra kaybedildi. 1948 yılında sadece Türkiye’nin değil, tüm dünyanın tanıdığı, bildiği Sabahattin Ali gözaltında kaybedildi. 1970’li yıllarda da bazı kayıplar yaşandı. Örneğin, Ali Uygur.

Ama 1980’de 12 Eylül askeri darbesi ile birlikte devletin sistematik yok etme siyaseti devreye girdi. O dönemde İnsan Hakları Derneği’nin tespit edebildiği 15 kişi gözaltında kaybedildi. İnsan Hakları Derneği (İHD), 1980 Askeri Darbesi ile ilgili ilk olarak, 1986 yılında “gözaltında kayıplara karşı” kampanya düzenledi.

Kayıpların ve faili meçhullerin yaşandığı 90’lı yıllarda bile meydanlara çıkabiliyorken, bugün engellenmenizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

90’lı yıllarda sokaklara çıkıp hak talep edildiğinde göz altına alınıp gözaltında kaybedilme, sokak ortasında gözaltına alınma ve öldürülmeye kadar birçok durumla karşılaşılabiliyordu. Bugün ise sadece kayıp yakınlarına değil, insani hak ve özgürlük talebinde bulunan herkes, özellikle insanlığını ve vicdanını kaybetmiş AKP hükümetinin baskısına uğruyor. Oysa 90’lı yıllarda canı pahasına hak talebi için sokaklara çıkarken, bugün ise tutuklanma, gözaltına alınma korkusundan insanlar sokağa çıkamıyor.

Sadece biz kayıp yakınları, Cumartesi anneleri değil; Türkiye’de hak temelli mücadele yürüten herkesin üzerinde büyük bir baskı söz konusu. Kimse hak ve özgürlük talebinde bulunamıyor, bunun mücadelesini sürdüremiyor. Hiç kimse şu anda sokağa çıkıp, birşey yapamıyor, buna izin verilmiyor.

Hasan Ocak davasında herhangi bir ilerleme sağlandı mı?

İHD’ye yapılan başvurular ele alındığında şu ana kadar 1200 civarında, gözaltında kayıp başvurusu bulunuyor. Ancak bunlardan sadece 875 kişinin dosyasına ulaşabildik. Bu 875 dosyanın herbiri için dava açılsa da, hiçbir şekilde etkin soruşturma yürütülmediği ve ailelerin, avukatların, insan hakları kurumlarının yaptığı başvuruların sonuçsuz kaldığını görüyoruz.

Hasan Ocak ile ilgili yapılan başvuruda ise dört yıl önce, Beykoz Cumhuriyet Savcılığı tarafından zaman aşımı kararı verildi. Ocak ailesi olarak yaptığımız başvuru sonucunda 7. Sulh Ceza Hakimliği, zaman aşımına itirazımızı kabul etti. Bu dosyada da etkin soruşturma yürütülmediğini, bilgilerin ve belgelerin göz ardı edildiğini, tanıkların dahi dinlenmediğini öne sürerek zaman aşımını kaldırdı. Beykoz Cumhuriyet Savcılığı’nın hakimliğe yaptığı itiraz ise kabul edilmedi. Kabul edilmeyince Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Dairesi’ne başvuruldu. Adalet Bakanlığı da “etkin soruşturma yürütülmediğine” hükmederek, Cumhuriyet Savcılığı’nın zaman aşımı kararını kaldırdı. 2,5 yıl geçti ama hala Hasan Ocak dosyasında tek bir tanık dinlenmiş değil. İfadesi alınmadı ve herhangi etkin bir soruşturma gerçekleştirilmedi. Özellikle savcıların yaklaşımı, devletin suçlarını örtmeye yönelik.

Devletin devamlılığının esas alındığı Türkiye’de insanlığa karşı suçların da devamlılığı söz konusu. 90’lı yıllarda insanlığa karşı işlenmiş suçlardan biri olan ‘gözaltında kaybettirme’ failleri, 2000’den 2010’lu yıllara gelindiğinde, devletin daha büyük insanlık suçu işlemesine imza attı.

Özellikle 1994–1996 dönemlerinde Mardin’in Derik ilçesinde 6 kişinin gözaltında kaybedilmesi, 5 kişinin öldürülmesi dahil 13 kişinin katliamından sorumlu ve tecavüz suçlaması ile yargılanan dönemin komutanlarından Musa Çitil davasını, çok yoğun şekilde gündeme getirmeye çalışmıştık. Musa Çitil yargılandığı dönemde, Ankara İl Jandarma Alay Komutanı’ydı. 13 kez ağırlaştırılmış müebbet ve 100 yıl hapis cezası ile yargılanırken, Musa Çitil hala görevine devam ediyordu. Bu davanın sonucunda Musa Çitil cezasızlıkla ödüllendirilerek terfi ettirildi.

Sur’da yaşanan katliamın başında da Musa Çitil vardı. Bizim insanlığa karşı işlenen suçların devamcısı olarak gördüğümüz Musa Çitil’in, insanlığa karşı daha büyük suçlar işlemesi, bize hiç de yabancı gelmedi.

Kayıplarla ilgili Türkiye aleyhinde hem İHD hem de kayıp yakınları tarafından birçok dava açıldı. Ama bu davalardan hiçbiri sonuçlanmadı. Kayıplarla ilgili hazırlanan dosyalarda, yeterli bilgi olmasına rağmen tüm davalar cezasızlıkla kapatıldı. Özellikle Diyarbakır’ın Kulp ilçesinde, Ekim 1993’te 11 kişinin zorla kaybedilmesine yönelik açılan ve kamuoyunda “Kulp Davası” olarak bilinen davada, gözaltında kaybedilen kişilerle ilgili Meclis Araştırma Komisyonu’nun raporunun olmasına rağmen ve diğer davalarımızın herbirinde de -AİHM yargılamaları ve AİHM’in mahkumiyet kararı olmasına rağmen- cezasızlık geleneği sürdürüldü.

Gözaltında kayıplarla ilgili şu anda devam eden 3 davamız var. Gün geçtikçe de bu davaların sayısı azalmaya devam ediyor. Biz bu davaların takipçisi ve kayıplarımızın akibetini sormaya devam edeceğiz.

 
 

Annelerin çığlığına şimdi ortak olmalıyız

 

Maside Ocak, tecride karşı açlık grevi ve ölüm orucu direnişinde olan tutsak çocuklarının yaşam hakkı için mücadele eden annelerin çığlığına herkesin ortak olması gerektiğini önemle belirtti. Ocak, şöyle dedi: “Yaşam hakkının kutsallığına inanan insanlarız. Temel hak ve özgürlüklerin korunması için demokrasiye ihtiyaç olduğunu savunuyoruz. Sadece kayıplarımız için değil, “herkes için adalet” isteyen insanlarız. Açlık grevindeki çocuklarının yaşamı için devletin görevini yapması gerektiğini haykıran, seslerini duyurmaya çalışan annelere uygulanan şiddet herkesin gündeminde olmalıdır. Annelerin yaşadıklarını, hissettiklerini ya da sokakta seslerini duyurmakla neyi amaçladıklarını bizden daha iyi anlayabilenin olduğunu sanmıyorum. Annelerin çığlığına şimdi ortak olmazsak, üzüleceğimiz günlerin çok yakın olduğunu herkesi bilmesi gerekiyor. Ne olursa olsun, annelerin evlatlarının yaşaması için direnişlerini izleyen gözlerin artık bir şeyler yapması gerekiyor. “