Faşizm sadece darbeyle mi gelir? Ya da ancak bir darbe mi faşist diktatörlüğü getirir? Bunun tam olarak böyle olduğu söylenemez. Fakat faşist diktatörlüğe çeşitli baskıcı adımlarla gidildiği kesindir. Eğer bu baskıcı adımlar darbe olarak tanımlanırsa, o zaman faşist diktatörlüğün darbelerle şekillendiği de söylenebilir. Bu baskıcı adımlarda hukuk dışılık kullanılabildiği gibi, hukuk da kullanılabilir. İşte bütün bunların hepsi günümüzdeki Erdoğan-Bahçeli diktatörlüğünde vardır. Bu diktatörlüğün baskıcı kuruluş adımları birer darbe niteliğindedir.

Diğer yandan, bir darbe sadece askeri olarak ve askerler tarafından mı yapılır? Siviller darbe yapamaz mı? Sivil darbe olmaz mı? Elbette sivil darbe de olur. Hiç kimse sivil darbenin olamayacağını söyleyemez. Burada önemli olan baskı ve komplo yöntemlerinin kullanılmasıdır ki, bir sivil güç de bunu rahatlıkla yapabilir. Kendine bağlı çeşitli baskı güçleri eğitip örgütleyerek ve siyasette baskı ve komplo yöntemlerini esas alarak darbe yapabilir. Nitekim Tayyip Erdoğan Yönetimi hem MHP ile ilişkilerden önce ve hem de MHP ile ilişkilerine dayanarak siyasette darbeciliği esas almıştır. Çöküş sürecindeki TC Devletinde gündeme gelen darbe mekaniğinin en önemli bir dişlisi olarak rol oynamıştır.

Şimdi ister darbeyle gelmiş olsun ister darbesiz, yine ister askeri darbe yapsın isterse sivil darbe, sonuçta bugün Erdoğan-Bahçeli yönetimindeki AKP-MHP ittifakının (Kendileri buna ‘Cumhur İttifakı’ diyor) oluşturduğu yönetim dört başı mamur bir faşist diktatörlüktür. Her şeyiyle süper gladioya ve onun yürüttüğü topyekûn özel savaşa dayanmaktadır. Aslında söz konusu bu derin güç tarafından görevlendirilmiş ve 2002 sonundan beri oluşan siyasi boşluktan yararlanarak adım adım devlet yönetimini ele geçirmiştir. Söz konusu siyasi boşluğu da devrimci-demokratik güçlerin zayıflığı ile Devlet Bahçeli’nin manevraları ortaya çıkartmıştır. Böylece Tayyip Erdoğan’a “Yürü” denmiş, o da Erbakan’ı ezmeyi bile göze alarak yürümüştür.

Bu yürüyüşün her adımının gerçekte birer darbe olduğu tartışmasızdır. Tayyip Erdoğan’ın liderliği ele geçirişi böyledir, genelkurmayı siyaset dışına itişi böyledir. 2005-2010 yılları arasında ABD ile ittifak yaparak devlet yönetimini ele geçirebilmek için ne kadar çok darbeci adım atmış olduğu bilinmektedir. En son 14 Nisan 2009’dan itibaren geliştirdiği siyasi darbelerle dönemin demokratik siyaset partisi olan Demokratik Toplum Partisi-DTP’yi de 11 Aralık’ta kapatarak aslında faşist özel savaş diktatörlüğünü ilan etmiştir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan bu süreci ‘17 Kasım 2009 Darbesi’ olarak tanımlamıştır.

Daha sonraki süreç bilinmektedir. 12 Haziran 2011 seçimi ardından Tayyip Erdoğan Yönetiminin Kürtlere saldırma temelinde faşist diktatörlüğü ilerlettiği bilinen bir gerçektir. Daha sonraki süreçte de “PKK’ye ve FETÖ’ye karşı mücadele” adı altında siyasi darbelerini sıklaştırarak bugüne gelmiştir. Bu süreçte 24 Temmuz 2015 topyekûn saldırısı, DAİŞ ve El Kaide çetelerinin kullanılışı, 1 Kasım 2015 seçimi darbesi, Cizre ve Sur katliamları, 15 Temmuz 2016 darbe oyunu ve AKP-MHP ittifakının yarattığı “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” gibi önemli darbeci adımlar atılmıştır.

Bilinen bütün bu gerçekleri niçin yazıyoruz? Yaptığı toplantı ve tartışmalar sonucunda 20 Kasım günü HDP Yönetimi ‘Deklarasyon’ adını verdiği yeni bir açıklama yaptı da onun için. Bu deklarasyonla faşizme karşı direniş içinde olmanın yeniden kararlaştırıldığı, böyle bir mücadele içinde demokrasi bloğunun örüleceği bir kez daha ilan edildi. Gazeteler bunu ‘Meydan okuma’ olarak verdiler. Bu temelde demokratik siyasi mücadelenin gelişeceğini belirttiler.

Aslında yapılan açıklamada mücadele kararlılığının yenilenmesi dışında pek fazla yeni bir şey yoktu. Zaten olması da mümkün değildi. Çünkü AKP-MHP faşist diktatörlüğü çoktan şekillenmiş ve bu diktatörlük tanımlanarak buna karşı özgürlük ve demokrasi mücadelesi bütün yönleriyle belirlenmişti. Hatta söz konusu mücadelede önemli pratik adımlar da atılıp faşizme etkili bazı darbeler bile vurulmuştu. Şimdi tanımlanmış olanı yeniden tanımlamanın, bir süredir pratiği yapılanı yeni bir şeymiş gibi tekrar kararlaştırmanın yeni bir anlamının olmayacağı açıktı.

O halde demokratik siyaset alanının en önemli gücü olan HDP ne yapıyordu? Önemle anlaşılması gereken soru aslında buydu. Bu da yapılan konuşmalar ve açıklamalarla netlik kazandı. Örneğin önemli bir açıklama “Demokratik siyasetin tıkandığı” biçimindeydi. Peki demokratik siyasetin önü ne kadar açıktı ki, şimdi tıkansın? Belli ki temel hata buradaydı. Aslında demokratik siyasetin önü 11 Aralık 2009 günü DTP kapatılınca tıkatılmış ve geçen on yıl içerisinde de bu tıkanıklığı açma yönündeki çaba ve mücadeleler yeterli sonuç vermemişti. Nitekim bu durumu değerlendiren Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, “Demokratik siyasi mücadele koşulları kalmamıştır” diyerek Mayıs 2010’da İmralı görüşmelerine son vermişti ve PKK de strateji değiştirerek devrimci halk savaşı strateji ile mücadele etmeyi kararlaştırmıştı. Bu durumu değiştirmek için daha sonra Kürt Halk Önderinin ve PKK’nin yürüttüğü çaba ve mücadele yeterli olmamıştı.

Peki bütün bunlar ne anlama geliyor? AKP-MHP iktidarının dört başı mamur bir faşist diktatörlük olduğu, böyle bir diktatörlüğün ancak bir demokratik devrimle yıkılabileceği, bunun da antifaşist devrimci halk savaşı stratejisi temelinde yürütülecek bir mücadele ile ancak gerçekleşebileceği anlamına geliyor. Böyle bir mücadeleyi de HDP yürütemeyeceğine göre, o halde günümüzün temel örgüt ve mücadele gücü HDP olmuyor. Demek ki HDP’yi antifaşist demokratik devrimin öncü gücüymüş gibi görme ve ele alıp rol oynatmaya çalışma yaklaşımları doğru değildir. Aslında tıkanan işte bu yanlış anlayıştır. Süreci ve HDP’yi doğru tanımlamadığı için, bir süre mücadele ettikten sonra tıkanma içine girmiştir.

Yine yapılan açıklamalardan anlaşılmaktadır ki, söz konusu HDP toplantılarında meclisten çekilme, sineyi millete dönme gibi hususlar tartışılmıştır. Bunu ‘Zaten milletin içinde’ ve ‘Faşizm karşısında hiçbir mevzi terk edilmemeli’ biçimindeki açıklamalardan anlıyoruz. HDP’nin meclisten çekilerek milletin içine gitmesi mümkün değildir, eğer istiyorsa meclisle birlikte milletin içine daha rahat gidebilir. O halde meclisten niçin çekilecektir? Dağa çıkıp gerillalık yapamayacağına göre, öyle bir durumda ancak yurtdışına çıkıp mülteci mücadelesi yürütebilir ki, bunun da var olanı aşan bir etkinliği olmaz. Tersine daha da geri düşmeyi ifade eder.

Peki söz konusu bu tartışmalar ne anlama geliyor? Faşist terör ve baskı karşısında zorlanıldığı ve buna bir çare arandığı anlamına geliyor. Peki söz konusu zorlanma niçin yaşanıyor? Birincisi acımasız vahşi faşist baskı ve terörün doğal sonucundan kaynaklanıyor. Elbette faşist diktatörlüğe karşı mücadele kolay değildir, zorlukları yenen ve engelleri aşan cesur ve fedakâr bir tutumu gerektirir. Acılar ve zorluklar içinde yürür. Antifaşist demokratik güçlerden böyle olmalarını ister. İkincisi ise, HDP’nin yanlış tanımlanmasından ve yapamayacağı işleri yapmasını bekliyor olmaktan kaynaklanmaktadır. Faşizmin sadece HDP ile yıkılabileceğini sanan ve HDP’den bunu bekleyen anlayışın yanlış olduğu ve tıkanma yaşadığı anlaşılmaktadır. Oysa faşist diktatörlüğe karşı mücadele bütünlüklü ele alınsa ve devrimci halk savaşı temelinde yürütülen antifaşist demokratik devrim mücadelesinin bir parçası olarak HDP’ye rol oynatılmak istense, o zaman ne tıkanma olur, ne de geri çekilme tartışılır. Bilinir ki, antifaşist mücadele bir demokratik devrim işidir ve bu temelde yürütülen bütünlüklü direnişi zafere kadar sürdürmek gerekir. Bu nedenle de iki de bir yeni toplantı yapıp bilinenleri ve kararlaştırılmış olanları yeniden tartışmak yerine, faşist diktatörlüğe karşı yürütülecek pratik mücadele yöntemlerini planlayan tartışmalar ve ardından da pratik eylemler yapılır.

Çok açık ki, başta HDP Yönetimi olmak üzere tüm HDP’lilerin ve demokratik siyaset güçlerinin süreci ve HDP’yi doğru anlamaya ve tanımlamaya ihtiyacı vardır. Faşist diktatörlük ve buna karşı demokratik devrim mücadelesinde toplumun bilinci çarpıtılmamalı, umudu ve cesareti kırılmamalıdır. Sahada sadece HDP varmış gibi yanılgılı bir anlayış ve tutum içinde olunmamalıdır. Hem antifaşist demokratik devrim mücadelesi iyi anlaşılmalı ve hem de HDP’nin bundaki yeri ve rolü doğru tanımlanmalıdır. O zaman ne tıkanma yaşanır ve ne de gereksiz tartışmalarla zaman tüketme! Herkes kendi yerini ve rolünü doğru görüp görev ve sorumluluklarını anlayarak, bunların gereğini yerine getirmek için birbirini tamamlayan başarılı pratiğe yönelir. Olması gereken de işte budur.