AKP/Saray rejiminin, Avrupa ülkelerinde örgütlenme düzeyini  ve sonuçlarını en son Belçika’nın Anvers kentinde yaşanan ırkçı faşist saldırılar gösterdi. “Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a özgürlük” sloganıyla 9 Ekim’de Avrupa turuna çıkan otobüs, Anvers’te Türk ırkçı faşistlerin saldırısına maruz kaldı. Ertesi gün saldırı, Kürt esnaflara yöneldi, birçok işyeri ırkçı faşistler tarafından tahrip edildi. Özetle yaşananlar; mülteci Kürtlere yönelik bir linç girişimiydi.

Saldırı öncesinde Brederodestraat’ta yaşayan AKP’lilerin sosyal medya üzerinden çağrılar yaptığı, Belçika ve Hollanda’nın farklı şehirlerindeki Osmanlı Ocakları, UETD ve Ülkü Ocakları üyelerinin otobüs, tren ve özel araçlarla kente geldiği biliniyor. Saldırıya ilişkin Anvers’te konuşulan bir başka nokta ise; linç girişimlerinin arkasında ise Türk Konsolosluk çalışanları ve AKP’nin Avrupa’daki kuruluşu olan Avrupa Demokratlar Birliği’nin yöneticilerinin olduğu. İki kurumun, misyonu düşünüldüğünde bu, yabana atılacak bir bilgi değil elbette.

Türk ırkçı faşistler, Kürtlere saldırırken, Belçika polisi ise seyretti. Bunun anlamı, saldırganlara yol vermek, Kürtlere de ırkçı faşistler eliyle haddini bildirmekti. Kürtlerin ve dostlarının, saldırılara tepki göstermek için yapmak istediği açıklama bile “güvenlik” gerekçesiyle engellendi. Hatta bu güvenlik engeli, 1 Kasım Dünya Kobanê Günü nedeniyle Brüksel merkezinde yapılmak istenen eylemin de karşısına çıkartıldı.

Avrupa’da yerli ırkçı faşist partilerin kaydettiği yükselişin yanı sıra, AKP/Saray iktidarının da çeşitli siyasi partiler ile örgütlendiği ve günlük siyasete müdahale etmeyi amaçladığı biliniyor. Y.Özgür Politika gazetesinde Ekim ayında yayınlanan bir haber, Saray’ın Avrupa’daki tetikçilerinin hangi siyasi partiler olduğuna dairdi. Yazıdaki bilgilere göre, Avusturya’da ilk göçmen partisi olarak adlandırılan Gelecek İçin Yeni Hareket Partisi (NBZ), Almanya’da Yenilik ve Adalet Partisi (BIG), Barış ve Adalet İttifakı, Alman Demokratlar Birliği (ADD), Hollanda’da DENK Partisi, AKP’ye yakınlığıyla bilinen partiler.

Sadece siyaset alanındaki örgütlenme değil, yasal ve yasadışı istihbaratçılar ağının da ne kadar yaygın olduğu, Avrupa devletlerinin tek tük de olsa zaman zaman yaptığı operasyonlarla açığa çıkıyor.

Bu durumda Türkiye ve Kürdistanlı göçmenler ne yapacak? Bu sorunun en güncel yanıtı, Halkların Demokratik Kongresi’ni (HDK) örgütlemek olarak duruyor. Ancak son birkaç gündür Belçika’da yaşananlar, bu konudaki yetersizliği de gözler önüne seriyor

Bu yetersizliğin sebebi ne?

Bileşenlere sorarsanız, herkes, doğal olarak hem Türkiye’de hem de Avrupa’da “HDK tipi bir örgütlenme”nin ihtiyaç olduğu düşüncesinde. Hayatın işaret ettiği de bu zaten. Türkiye’de Gezi ayaklanmasından bu yana yaşananlar devrimci demokrat örgüt ve cepheler arasındaki cephe tipi örgütlenmelerin yanı sıra, yatay olarak toplumsal alanın da örgütlenmesi gerektiğini defalarca gösterdi. HDK, bu ihtiyacın bir ürünü olarak ortaya çıkmıştı. 

Hayat hala hem Türkiye’de hem de Avrupa’da HDK’yi bir ihtiyaç olarak dayatıyor. Ancak aynı hayat, yani deneyimler ve deneyimlerden çıkan sonuçlar, HDK bileşenlerine “siyaset tarzı değişikliğine gidilmesi gerektiğini” de söylüyor. Örneğin; hayat, “HDK, bir siyasi örgütler koordinasyonu değildir. HDK’lilik bir kimliktir. HDK kimsenin kendi örgütü değildir. HDK, başka siyasi çalışmaların yanında zaman kalınca yapılan bir iş değildir. Bir yük değildir” diyor. Deneyimlerin dünde kalmaması, gerçekten deneyim olarak bir işe yaraması için, hayatın gösterdiklerine kulak vermek önemli. Aksi halde, AKP/Saray iktidarı, Avrupa’da da tetikçilerini örgütlemeye devam ederken, Kürtler, sosyalistler, devrimciler, demokratlar sokaklar da siyaset yapma imkanını kaybedilir.