‘Hayat bilinen ile ilgilenilen arasındaki maratondur.’ Bilinen öğrenilendir, ilgilenilen ise merak edilendir. Git gidebildiğin kadar. Bilmenin ve öğrenmenin sonu yok. Öğrendikçe maraton uzuyor. Herkes bu maratonun başlama düdüğünü duymak için pür dikkat kesilmiş. Başlamak, sonuna ulaşma azminin harekete geçmesidir. Kırmızı desenli biraz bordoya çalan düz bir çizgi var maratonun sonunda. O çizgiden dönen olmadı. Varılmak istenen çizgi ile son bulunulan çizgi uyuşmuyor. Dikensiz değildir bu maraton koşusu. Bak atmış yaşındayım. Cenin olarak ana rahmine düşmekle bugün arasına onca yıl sığdırdım ama maratonun sonuna ulaşamadım.
Sêlasor sacından sıcak bir yaz günüydü. Yabani armut ağacının gölgesinde sabah kahvaltısına oturmuştu. Koyun sütünden yapılma beyaz peynir, terayağı ve yoğurt kaymağı vardı kahvaltıda. Tan yeri ağarmadan önce uyanmış, dini vecibelerini yerine getirdikten sonra tırpanını sırtlayıp yola düşmüştü. On çocuklu bir aile, iki oda ve bir salonda yaşıyorlardı. Evleri köyün tam ortasındaydı. Köyün çeşmesi de hemen evin yanındaydı. Evin etrafı taş duvarla çevrilmiş, sol tarafında meşe ağaçlarından bir bahçe, ön tarafında sebze bostanı, sağ tarafında ise ‘xaniyê malê’ ve ahır vardı. Orta büyüklükte bir köy Rındalya. 1966 Gımgım depremine kadar tüm köy içiçe yaşamış. Evlerin duvarları bitişik haldeymiş. Depremde yaşanan yıkımdan sonra herkes kendisine uygun bulduğu meraya yerleşmiş ve konaklama biçimi yeni bir düzene kavuşmuş. Bu düzen çok hayırlı olmamış. Yeni düzen, yeni kavga, hesap sorma, birbirine karşı rahatsız edici tutumları kendisiyle birlikte getirmiş.
Tüm ömrü bu köyde geçmiş Apê Ali, acısı ve tatlısıyla uzun bir yolculuk yapmış bu güne kadar. Kimler gelip geçmedi ki bu Beca’dan*. Nice tırpancılar Iğdır, Erzurum, Van gibi yerlerden gelip bu Beca’da omuz omuza hon** devirdi. Tırpan ile iyi ekin biçme, bir başka deyişle tırpan sallama, ustalık, güç, kuvvet gerektiren, buna karşın da zevkli ve havalı bir işti. Arazinin uygun olduğu bir tarlada sıralanmış birkaç tırpancının birlikte salına salına tırpan sallamaları ve önlerinde, arkalarında oluşturdukları estetik görüntü, halayı andırıyordu.
Tırpancıların kısa zamanda kesmez hale gelen tırpanlarını bilemek için gerekli olan uzun bileği taşları bellerinden ve birbirine bağlanmış örsleri, çekiçleri yanlarından eksik olmazdı. Tırpancının tırpanını her gün tırpana başlamadan önce örs üzerinde çekiç ile döverek kesen yüzünü keskinleştirmesi gerekirdi. Bu işleme, ‘devê tırpanê bikute’*** denirdi. Apê Ali tırpanını örslemek için yerinden kalktı, çekicini eline aldı ve başladı tırpanı dövmeye. Yanında kendisiyle beraber ot biçmeye gelmiş iki oğlu vardı. Birisi tırpancıydı diğeri ise Dirmixçi****.
Güneş ışınları o kadar yakıcı ki ot biçme zamanında köydeki erkekler tanınmaz hale gelirlerdi. Ağızları kurur, renkleri solar ve dudakları çatlardı. Beslenme nedir ve sıcak havada nelere dikkat edilmeli diye kimsenin bir reçetesi yoktu. Yaşlı olan Apê Ali hafiften gülümseyerek “Güneş bizi gölgeye itiyor, ama bu ırgat işini bitirmemiz lazım” dedi. “Kim istemez ki bu ırgatlığın biran önce bitmesini. Herkes onun için gününü geceye katıyor” dedi oğlu.
Doğal bir yaşamın ağırlığı ve alışkanlığı. ‘Ekolojik toplum’dan kopup metropole yerleşen Apê Ali her an andığı köyünü ve koyun peynirinin, tereyağının özlemini çekiyordu. “Geldik şehre yerleştik ama bize ait hiç birşey yok” dedi. “Bize dünü ve geçmişi hatırlatan birşey kalmadı. Özlemlerimizle birlikte hayallerimizde geçmişte kaldı. Artık hayal kurmasını da becermiyoruz. Hayal kurabileceğimiz bir anımız yok bu şehirde” dedi. Sabah tan yerinin ağarmasıyla birlikte ilk otobüs ile yönünü Rındalya’ya çevirdi ve köyüne döndü.
* Rındalya köyünde bir tepenin adı
** Tırpanla toplu ot biçme
*** Tırpanı keskinleştir
**** Tırmıkçı