
Yerinden yurdundan sürgün edilen Arıcı İbrahim Gezer ve ailesinin yaşadığı trajedi, yazar Mehmet Söğüt tarafından romanlaştırarak ‘Sürgün-Arıcı İbrahim’in Öyküsü’ adıyla Sınırsız Kitap tarafından yayınlandı. Söğüt ile yeni romanını, bir sürgün hikayesi anlatmasını ve Kürt yazar olmanın sıkıntılarını konuştuk.
Sürgün adını verdiğiniz romanınız nasıl ortaya çıktı, yazarken karşılaştığınız sorunlar neler oldu?
Yazmak aynı zamanda insanın kendisiyle yüzleşmesidir. Ben de kendimle defalarca yüzleştim. Neler yoktu ki bağrımda; acı, gözyaşı, zamansız ölümler… Her defasında tepeden tırnağa sarsıldım. Gezer ailesini çok yakından tanıyordum. Ve onları çok seviyorum. Bu benim için çok zordu. Yazarken tarafsız olmak zorundayım. Adeta kalbinize taş basıyorsunuz. Hem karakteri serbest de bırakamıyorsunuz. Birtakım zorluklar oldu, evet. Sürgün’ü yazarken, önüme çıkan engel ülkeye gidemeyişimdi. Onun dışında pek bir engelle karşılaşmadım. Nurhaklar, Varto, Samandağ ve Siverek bildiğim yerlerdi. Bilmediğim yerleri de materyallerle çözmeye çalıştım. İnsanın aklı büyüdükçe dünya da küçülüyor. Büyüyen beynin nimetlerinden faydalandım. Ki kitabın konusu birçok yerde geçiyor. Çünkü Arıcı İbrahim Gezer, çok yer dolaşmış. Doğal olarak kültürlerarası bir kıyaslama da oldu. Doğu ile batı, Samandağ’daki Ermenilerle, Nusayri (Arap Alevileri) ve Hıristiyan Araplarla, Kürt’ü kıyaslamışım elimde olmadan. Sonradan fark ettim. Anladım ki İslam aleminin saati hep Allah’a kurulu. Namaz saati, iftar saati, sahur vb. Diğer medeniyetlerin saati ise gelişmeye ayarlı. Randevuya, tiyatroya, sinemaya, çalışmaya vs. Kilisenin çanları ise zamanın kıymetli olduğunu hatırlatır, hepsi o kadar. Bu arada özellikle Arap Alevilerini çok araştırdım. Mistik bir dünyaları var. Zaten okuyucular kitapta göreceklerdir.
“Kitabınız Kürdistan’ın dengbêj ağıdını da edebiyata yansıtıyor. Neden “Sürgün” bir arıcının hikayesi?
Dengbêjler Kürt halkının belleğidir. Kürt dilini günümüze kadar taşımışlar. Onlara ne kadar teşekkür etsek azdır. Kelamın sihrini en iyi bilen onlardır. İncil’de, “Önce söz vardı” yazılıdır. Şüphesiz abartılı. Ama bir gerçekliği de ifade ediyor; sözün gücü… İşte dengbêjler de Kürtçenin o güzelim sözcüklerini günümüze taşımışlar ve sözlerle insanın var olabileceğini bize göstermişlerdir. Hem söz onurdur. Konumuza dönecek olursak, İbrahim Gezer’in (Ape İrbam) yaşamı dengbêjlerin anlattığı gibiydi. Adeta bir destandır yaşamı. Heso ile Naze destanına benziyordu. Başka bir yerde ise, bakıyorsun Dewreşe Evdi gibi. Kan gözyaşı, evlat acısı, direniş ve sürgün var. Altını çizerek belirteyim; Ape İrbam bir vicdan abidesidir.
Senin de yaşadığın Nurhak Dağı’ndan koparılan bir “değer” ailesinin öyküsünü anlatıyorsun. Neden Ape İrbam? Fantastik bir eserde kurgulayabilirdin mesela…
Evet, fantastik bir roman kurgulayabilirdim. Mümkündü. Ama yüreğimizde yaşadıklarımız vardı. Yanı başımızda bin bir cefa çekmiş bir aile... Sadece dramlar değil, acıların bir daha yaşanmaması için de bir direniş göstermişler. Yürekleri avuçlarında yürümüşler zalimin üstüne. Ölümlerden ve işkencelerden geçmişler. Mal varlıklarını kaybetmişler. Ve düşmüşler gurbet ele. Büyük bir alt üst oluş…
Onları yazmak bir insani görevdi.
Kürt bir yazar olmanın sıkıntıları nelerdir?
Öncelikle bir Kürt’ün yazması başlı başına bir sorundur. Çünkü hayata sıfırın altında başlamıştır. Diğer halkların yazarları gibi geniş imkanlara sahip değilsindir. Ne yapsan siyaset anlaşılır. İnsanlara bir siyaset adamı olmadığını açıklayamazsın. Anlamazlar. Edebi yapıtın salt Kürtleri anlattığı için kapsamlı engellere takılır. Kürt’ün varlığının siyaset sayıldığı bir dünya…
İSMAİL GÜNER/BASEL