- Mekke Antlaşması’nın asıl tehlikesi, Ortadoğu’da yeni bir bölgesel savaşın şekillenmesi hâlinde ortaya çıkacaktır. En büyük tehlike, savaşın mezhepsel bir karakter kazanmasıdır.
- Sünni ve Şiiliğin, devletler arasındaki mücadelede araç hâline getirilmesi, bölgeyi çok daha büyük bir yıkıma sürükleyebilir. Suudi öncülüğü ve İran' karşıtlığı, riski daha da artırıyor.
MİHRAC URAL
İslam dünyasının en kutsal mekânlarından biri olan Mekke’nin adını taşıyan antlaşma, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında kurulan askeri iş birliğiyle gündeme gelmiştir. Antlaşmanın en dikkat çekici söylemi, NATO’nun 5. maddesini hatırlatan “birimize dokunan hepimize dokunmuş olacaktır” anlayışıdır. Ancak bir askeri yapıya 'Mekke' adının verilmesi, ona kendiliğinden tarihsel veya kutsal bir anlam kazandırmaz. Asıl mesele, bu ittifakın gerçek bir savunma kapasitesine sahip olup olmadığı ve hangi siyasi hedef doğrultusunda şekillendiğidir.
Mekke Antlaşması’nın en önemli sorunu, açık biçimde tanımlanmış ortak bir düşmanın bulunmamasıdır. “Kimseye karşı değiliz” açıklaması da bu belirsizliği ortadan kaldırmıyor. Gerçek bir askeri ittifak, yalnızca imzalar ve ortak açıklamalarla değil, savaş ve kriz anında ortak karar alabilme ve ortak savunma iradesi gösterebilme kapasitesiyle ölçülür. Mekke ittifakı, bu kapasitede değildir. Bu nedenle antlaşmayı, yalnızca üç ülke arasındaki askeri iş birliği olarak görmek yetmez. Antlaşma, Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği daha geniş bir jeopolitik sürecin parçasıdır. Özellikle İran’la yaşanan gerilim ve bölgesel savaş ihtimali, bu ittifaka daha farklı bir anlam kazandırıyor.
Sünni-Şii çatışması
Suudi Arabistan açısından temel kaygılardan biri, İran’ın bölgesel gücüdür. İran ile yaşanabilecek uzun süreli bir savaşın, Suudi Arabistan’ın iç dengelerini ve enerji bölgelerini etkileyebileceği düşünülüyor. Bu nedenle Riyad, kendisini güvence altına alacak daha güçlü bir bölgesel dayanışma arıyor. Bu arayış, Mekke Antlaşması’nı aynı zamanda Sünni eksenli bir bölgesel güvenlik yapılanmasına dönüştürme riski taşıyor. Böyle bir yapılanmanın karşısında İran’ın bulunması, savaşın yalnızca devletler arasındaki bir mücadele olmaktan çıkarak Sünni-Şii çatışmasına dönüşmesi tehlikesini artırıyor.
Türkiye neden katıldı?
Türkiye’nin katılması, ittifakın gerçek askeri kapasitesini otomatik olarak artırmıyor. Pakistan’ın en önemli özelliği nükleer caydırıcılığı, Suudi Arabistan’ınki ise ekonomik ve stratejik ağırlığıdır. Türkiye’nin bu denklemdeki rolü ise aynı açıklıkta değildir. Bu nedenle Türkiye açısından antlaşmanın ne kazandırdığı ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Ankara’nın bu yapıya katılması, Türkiye’yi bölgesel güvenlik sisteminin belirleyici aktörü hâline getirmiyor. Aksine Türkiye, henüz ortak düşmanı ve ortak savaş stratejisi açık biçimde ortaya konulmamış bir yapının parçası hâline geliyor. Daha önemlisi, Türkiye’nin bu ittifaka katılması, bölgedeki yeni cepheleşmenin içinde yer alması anlamına gelebilir. Bölgesel savaşın büyümesi hâlinde Türkiye’nin, Suudi Arabistan ve Pakistan ile birlikte nasıl bir pozisyon alacağı belirsizdir. Dolayısıyla Ankara’nın attığı bu imzanın, Türkiye’ye somut bir stratejik kazanç sağlayıp sağlamadığı, bugün için açık değildir.
Mısır neden katılmadı?
Mekke Antlaşması'nın en dikkat çekici eksiklerinden biri, Mısır’ın bu yapının dışında kalmasıdır. Mısır’ın katılmaması, yalnızca Kahire’nin tercihi olarak görülmemelidir; aynı zamanda ittifakın bölgesel kapsayıcılığının sınırlı olduğunu gösteriyor. Mısır’ın çekincelerinin başında, 'Mekke ittifakı'nın Suudi Arabistan öncülüğünde şekillenen siyasi bir blok olarak görülmesi geliyor. Kahire, İran’a karşı izlenecek politikada Suudi Arabistan ile aynı noktada bulunmayabilir. Mısır’ın kendi bölgesel çıkarları, onu İran meselesinde daha temkinli bir çizgide tutuyor.
Bunun yanında Doğu Akdeniz meselesi de önemlidir. Mısır’ın Yunanistan ile geliştirdiği ilişkiler ve Doğu Akdeniz’de oluşturduğu stratejik dengeler, Suudi Arabistan merkezli bir askeri yapıya katılmasını zorlaştırıyor. Kahire, böyle bir ittifakın bölgesel ilişkilerini ve özellikle Doğu Akdeniz’deki mevcut konumunu olumsuz etkileyebileceğini hesaplıyor.
Bir başka unsur da Suudi Arabistan’ın kendi siyasi değerlendirmeleridir. Riyad’ın, Mısır’ın bu yapılanmada yer almasına ne ölçüde sıcak baktığı da tartışmalıdır. Dolayısıyla Mısır’ın dışarıda kalması, yalnızca Mısır’ın çekincelerinden değil, Suudi Arabistan’ın yaklaşımından da kaynaklanıyor. Son olarak Mısır’ın, arka planda Yemenli Husilerle görüştüğü ve İsrail’in Kızıl Deniz'de gösterdiğini yayılmaya karşı önlem olarak, kendi gemilerini dokunulmazlığını sağlamak üzere anlaştığı biliniyor. Bu ise Suudiler için olumsuz bir yaklaşımdır.
Burada önemli olan nokta şudur: Mısır’ın katılmaması, 'Mekke oluşumu'nun sanıldığı kadar geniş ve güçlü bir Sünni ittifak olmadığını gösteriyor. Arap dünyasının en önemli askeri ve siyasi aktörlerinden biri olan Mısır’ın dışında kaldığı bir yapılanmanın, bölgesel güvenlik mimarisi oluşturma iddiası doğal olarak tartışmalıdır.
Bölgesel savaş
Mekke Antlaşması’nın asıl tehlikesi, Ortadoğu’da yeni bir bölgesel savaşın şekillenmesi hâlinde ortaya çıkacaktır. Bir tarafta İsrail ve onun bölgesel ve uluslararası müttefikleri, diğer tarafta Suudi Arabistan çevresinde şekillenen güvenlik yapısı bulunuyor. İran ise bu karşılaşmanın merkezindeki ülkelerden biridir.
Bu tablo, bölgenin iki ayrı güvenlik çevresine bölünmesi ihtimalini güçlendiriyor. Çatışmanın genişlemesi hâlinde bugünkü siyasi ittifakların askeri bloklara dönüşmesi ve savaşın mezhepsel bir karakter kazanması mümkündür. En büyük tehlike de budur. Sünni ve Şii kimliklerin devletler arasındaki mücadelede araç hâline getirilmesi, bölgeyi çok daha büyük bir yıkıma sürükleyebilir. Mekke Antlaşması’nın, Suudi Arabistan öncülüğünde şekillenmesi ve İran’ın karşı tarafta konumlanması, bu riski daha da artırıyor.
Ortadoğu’nun ihtiyacı yeni bir Sünni askeri blok değildir. Aynı şekilde yeni bir Şii cepheleşmesi de bölgeye çözüm getirmeyecektir. Bölgenin ihtiyacı, mezhep kimliklerini savaşın aracı olmaktan çıkaracak bağımsız bir güvenlik ve diplomasi düzenidir.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin, Mekke Antlaşması’na katılması da yeniden değerlendirilmelidir. Türkiye, tarihsel ve coğrafi konumu nedeniyle Sünni-Şii çatışmasının tarafı hâline gelmek yerine, bölgesel savaşın önlenmesinde denge kurabilecek bir ülke olmalıdır. Türkiye’nin herhangi bir mezhepsel bloklaşmanın askeri unsuru hâline gelmesi, kendi bölgesel çıkarları açısından da ciddi riskler yaratabilir.
Bölgemiz ağır bir deprem geçiriyor. Bu deprem, Amerika’nın bölgeye ve bölgenin sırlarına dokunmasını gündeme getirdi. Bu çabalar, İsrail’in bölgeye dayattığı “İbrahim Anlaşması”nı ikamesi gündeme getirmektedir. Bunun da ötesinde, mezhep savaşını bölgeye dayatmaktır. Mekke Antlaşması'nın özeti de budur.
Mekke Antlaşması’nın geleceği
Ortadoğu, bugün yeni askeri bloklara değil, savaşı önleyecek siyasi ve diplomatik mekanizmalara ihtiyaç duyuyor. Eğer Mekke Antlaşması, bir Sünni güvenlik ittifakına dönüşür ve İran’la yaşanabilecek bölgesel savaşın taraflarından biri hâline gelirse bölgedeki mezhepsel ayrışmayı daha da derinleştirir.
Sonuç olarak Mısır’ın kalması, Türkiye’nin katılımı ve İran merkezli bölgesel gerilim birlikte değerlendirildiğinde, Mekke Antlaşması’nın gerçek anlamda güçlü bir bölgesel ittifak olmadığı görülür. Daha çok, Ortadoğu’da oluşmakta olan yeni cepheleşmenin siyasi işaretlerinden biri olarak duruyor.
Mekke’nin adını bir antlaşmanın üzerine yazmak, o antlaşmayı kutsal hâle getirmez. Mekke Antlaşması’nın gerçek sınavı, savaş başladığında kimin yanında yer alacağı değil, savaşı önlemek için ne yapacağıdır. Mekke, kime karşı olduğu belli değilken, bölge savaşında dini terminolojiye mahkum görülmektedir. Bu açıdan, ilk adımında kof olan bu birlik, ciddi bir oluşum haline gelemeyecektir.